1000Kitap Logosu
Victor Hugo

Victor Hugo

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
166bin
Okunma
11,3bin
Beğeni
144bin
Gösterim
Tam adı
Victor-Marie Hugo
Unvan
Fransız Şair, Yazar, Devlet Adamı
Doğum
Besançon, Fransa, 26 Şubat 1802
Ölüm
Paris, Fransa, 22 Mayıs 1885
Yaşamı
Victor Hugo 26 Şubat 1802'de Fransa'da doğdu. Liseyi bitirdikten sonra kendini tümüyle edebiyata adadı. 1824 yılında Fransız coşumcularının (romantikler) yayın organı olan La Muse Française dergisini kurdu. Cenacle adını taşıyan coşumcu sanatçılar çevresinin üyesi ve onun odak noktası oldu. 1830-1843 arasında en verimli dönemlerinden birini yaşadı. Romanları, tiyatro yapıtları ve şiirleriyle başarıdan başarıya koştu. 1831'de Notre Dame de Paris (Paris'in Notredame Kilisesi) adlı büyük romanını yayımladı. 1841 yılında Fransız Akademisi'ne üye seçildi. Çok sevdiği kızı Leopoldine'nin 1843'de kazayla boğularak ölmesi üzerine 1852'ye dek yeni yapıt vermedi. 1848 Devrimleri'nden sonra parlemento üyeliğine seçildi. 3. Napoleon'un hükümet darbesini engellemeye çalıştı, başaramayınca 1851 yılında Belçika'ya kaçmak zorunda kaldı. Ateşli bir demokrasi ve cumhuriyet yanlısı olarak imparatorluk rejimini eleştiren yapıtlar yazdı. 1855-1870 arasını küçük bir İngiliz adası olan Guernsey'de geçirdi. O dönem yazarlığının en üretken yılları olmuştur. 1862 yılında başyapıtı olan Les Misérables (Sefiller) adlı romanını yayımladı. Bunu 1866'da Les Travailleurs de la Mer (Deniz İşçileri) ve aynı yıl L'Homme qui Rit (Gülen Adam) gibi önemli romanları izledi. Fransa'da Cumhuriyet yeniden kurulunca Paris'e döndü. Ulusal Meclise seçildi. Artık Fransa'nın en gözde kişilerinden biriydi. Paris Komünü'nün ezilmesinden sonra komüncülerin bağışlanması için çok uğraştıysa da sonuç alamadı. Giderek siyasal ve toplumsal yaşamdan elini eteğini çekti. 1885 yılında ölüm döşeğinde iken; "Tanrı'ya inanıyorum, ahirete inanıyorum; fakat hiçbir kilise papazını başımda istemiyorum. Beni seven bütün dünya insanlarının gönülden dualarını bekliyorum. Bu benim için kafidir." diyerek 22 Mayıs 1885 yılında hayata gözlerini yummuştur.
Deniz İşçileri
Okuyacaklarıma Ekle
1793 Devrimi
Okuyacaklarıma Ekle
Seçme Şiirler
Okuyacaklarıma Ekle
Hernani
Okuyacaklarıma Ekle
Sefiller 2. Cilt
Okuyacaklarıma Ekle
Aforizmalar
Okuyacaklarıma Ekle
Claude Gueux
Okuyacaklarıma Ekle
Tapner Davası
Okuyacaklarıma Ekle
Gülen Adam
Okuyacaklarıma Ekle
131 syf.
·
7 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Bir İdam Mahkumunun Son Günü
• "Bu Cellatlar Çok İyi Yürekli İnsanlar" spoiler! Giyotin, kulağa oldukça ürkütücü geliyor ki öyle de olmalı. Bir dakika aynı isimli bir yarışma programı vardı, bir televizyon programı neden bir ölüm makinesi ile anılmak istendi asla anlamadım tıpkı insanların her gün neden daha fazla ölüm istemesini anlamadığım gibi. Bazı kaynaklar giyotinin Fransız Devrimi ile adını duyurduğunu, bir doktor ve meclis üyesi olan Joseph-Ignace Guillotin tarafından tasarlandığını ve adını buradan aldığını, bazı kaynaklar ise ilk kez Fransa'da değil İngiltere'de kullanıldığını ve sanılanın aksine yaratıcısının Guillotin değil Fransız Cerrahlar Sekreteri Dr. Antoine Louis olduğunu belirtiyor ama kitap ilk seçenek üzerinde duruyor. Komiktir ki giyotin ile idam cezalarının daha "insancıl" infaz edilmesi amaçlanıyor. İdam çok insancıl bu sebeple uygulanması da tabi ki kendisini aşmamalıdır. Kitapta, modern sayılan bu ölüm makinesinin ceza uygulanırken insanlık dışı olayların nasıl sahnelendiği hep birlikte göreceğiz. Not: Dr. Guillotin, aletin ve idam şeklinin kendi soyadıyla anılmasından rahatsız olur ve soyadını değiştirir. Yazarın 1829 yılında yani 27 yaşındayken maruz kaldığı baskılar yüzünden takma ad ile, Paris Greve Meydanı'nda gördüğü ve çok derinden etkilendiği idamın üzerine yazdığı kitabın bir manifesto niteliğindeki önsözünde anlatılan önemli bilgiler üzerinde duralım. Ele alınan ilk konu yazarın kitabı yazma amacıdır. Kitap, şu anki ve gelecekteki bütün suçlular için genel ve kalıcı bir savunma. 'Asıl temyiz mahkemesi olan halkın' önünde insan haklarının savunulmasının ve dile getirilmesinin doruk noktasını temsil eden bir savunma. Bir suçlunun mahkemeye değil giyotin sehpasına, hâkimin önüne değil celladın önüne yerleştirilen ölüm kalım meselesini ele alan bir savunma. Fransa'da idam cezaları bağırılarak ilan edilir ve broşürler satılırdı. Bu broşürlerde idamın saati, yeri, suçlunun kim olduğu gibi bilgiler yer alırdı. Broşür satanların elde ettiği kazançla ilgili yazar: "Kanla kirlenmiş bu paradan daha iğrenç bir şey düşünebiliyor musunuz?" diyerek bunun ne kadar korkunç olduğunu ifade ediyor. Bilindiği gibi Victor Hugo idama karşıydı ve bu düşüncesini muhakkak okunması gereken bu cümleler ile etkili bir şekilde anlatıyor: "Yargılayanlar ve mahkûm edenler ölüm cezasının toplumdan kendisine zarar veren ve daha sonra da zarar verebilecek olan birini uzaklaştırmanın önemi nedeniyle gerekli olduğunu söylüyorlar. Sadece bu söz konusu olsaydı, müebbet hapis cezası yetecekti. Öldürmek neye yarar? Hapishaneden kaçılabileceğini söyleyerek itiraz edeceksiniz, öyle değil mi? Nöbetçileriniz görevlerini iyi yapsınlar. Demir parmaklıkların sağlamlığına güvenmiyorsanız, hayvanat bahçelerini açmaya nasıl cesaret ediyorsunuz? Zindancının yeterli olduğu yerde cellata gerek yoktur. İnfazların gösteri haline dönüşmesinin beklenen etkiyi yaratmadığını, halkı eğitmediğini, içindeki bütün duyarlılığı ve erdemi yok ettiğini ileri sürüyoruz. Bu infaz kime örnek olur? Bu adamın boynunu kestiğiniz darbenin sadece onu öldürdüğünü, babasının, annesinin, çocuklarının bu durumdan hiç etkilenmeyeceğini mi sanıyorsunuz? Hayır, onun kellesini uçururken bütün ailesini de öldürüyorsunuz. Ve yine masumları yok ediyorsunuz. Size bütün bu adamların yaşamasının bize ne zararının dokunacağını soruyorum. Fransa'da herkesin solumasına yetecek kadar hava yok mu?" Kitap, önsözden sonra 'TRAJEDİ HAKKINDA BİR KOMEDİ' bölümü ile devam ediyor. Bu 3.baskıda da yer alan diyalog türündeki önsöz. Burada toplumun cellatlık görevini esere yönelttiği siyasi, ahlâki ve edebi eleştiriler ile nasıl yerine getirdiğini görüyoruz. Bakınız burada çok absürt bir duruma tanıklık ediyoruz. Giyotinli idamlar, idam yerine toplanan kalabalığın popüler bir eğlencesiydi hatta anne babalar çocuklarını da izlemeleri için getirirlerdi. 1984 kitabından da hatırlarsınız çocuklar idamı izlemeye gitmek için adeta ebeveynlerini tehdit ederdi. Korkunç.. İdam o kadar çok tekrarlanıyordu ki halk için sıkıcı hale geldi. Şimdi burada asıl değinmek istediğim konu şu: Dönemin insanları Victor Hugo ve Bir İdam Mahkûmunun Son Günü eserini eleştirirken yazarın kötü yürekli biri olduğunu hatta mahkûm edilmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Kitabın ise iğrenç, insanı hasta eden, kâbus görmeye sebep olan, dehşet verici, naif duygulara engel olan, korkunç etkiler yaratan, toplumsal düzeni yıkıcı etkiye sahip olduğuna dair cümleler sarf ediyorlar.Asıl dehşet verici olan bu cümleler ve insanlar. Bunu kanıtlar nitelikte cümleler sunmak istiyorum iki konuşmacıdan. 1. Konuşmacı: "Ahlâki değerlerin her geçen gün yozlaştığını kabul etmek gerekir. Tanrım, ne iğrenç bir düşünce! İnfaz gününü, ölüme mahkûm olmuş bir adamın fiziki acılarını, yaşadığı manevi işkenceleri, tek birini bile atlamadan araştırmak, çözümlemek! Bu acımasızlık değil mi?" 2. Konuşmacı: "Kimsenin okuyucusuna yaşanan fiziki acıyı aktarmaya hakkı yok. Bu roman tüylerinizi diken diken ediyor. Okuduktan sonra iki gün yataktan kalkamadım." Şimdi önce kitap ile ilgili konuşmalarının üzerinde durmak istiyorum. Kitapların çok korkunç etkiler yarattığı ve baş ağrıtacak olması konusunda hemfikiriz ama idama karşı olmayanlar için. İğrenç, hasta eden, kabûs görmeye sebep olan, dehşet verici, korkunç, toplumu yıkıcı etkiye sahip olan "giyotinli idamlar" değil bu kitap! İdamı duyurmak, insanların temyiz mahkemesi görevini üstlenirken suçlu bulunan kişiyi savunması için bilinçlendirmek, yaşadığı acıyı insanlara aktarabilmek için onca eleştiriye maruz kalmak, suçlanmak.. İdam çok olağan fakat bunlarkorkunç tabi.. Giyotinli idamlar gerçekleştirilirken çoğu idam mahkûmunun boynu 5 ya da 6 kez giyotin indirilerek kesildi, mahkûmlar bu durumda bile bir ümit bağışlanacağını düşündü ama insanlar hatta çocuklar bunu alkışladı. Şimdi hangisi daha korkunç? İdama karşı gelen Victor Hugo mu daha cesaretli yoksa idamı, acıyı, korkuyu zevk alarak izleyen halk mı? Çok farklı olan bu kitabın roman kısmına geçtiğimizde Victor Hugo kasten işlemediği bir cinayet ile suçlanan, giyotinli idama mahkum edilen kahramanımız üzerinden idamın kişide yarattığı ruhsal sancıyı teferruatlı olarak anlatıp okuyucuya o manevi acıyı etkileyici bir şekilde hissettiriyor. 5 haftadır tutuklu olan kahramanımız yokluğunda verilen idam kararına hiçbir tepki veremiyor fakat bir çocuk ellerini çırparak 6 hafta (temyizin sonuçlanma süresi) sonra gerçekleşecek giyotinli gösteriyi sevinç ile karşılıyor. Kana susayan bir toplumun kana susayan çocukları.. Mahkûm hücresine geçiyor, yaşadıklarını ilerde bu ölümcül sistemde fark olması için yazmaya karar veriyor ve artık yaşananları kendi ağzından okuyoruz. Unutmadan Paris'te insanlar 5 frank karşılığında tıpkı bir hayvanı izler gibi mahkûmları izleyebiliyorlardı. Dehşet verici. İnsanlar, maskeli şeytanlar.. Hasta olan ve asıl iyileştirilmesi gerekenler. Örnek olsun bu idam örnek! Yarın aynı gösteriyi sunacak olanlar bugün gülerek izlesin. Belki de gösteriyi izlemeden, bu zevki tadamadan ölecekler ve bu bir gösteri olacak. Kahramanımız ya da ölüm cezalı kahramanımız hapishaneye girdiği andan itibaren kurtulacağını düşünüyor, hayal kuruyor, kaçmayı düşünüyor fakat asla kaçma girişiminde bulunmuyor ümit ediyor sadece ümit ediyor ama ümit yokken ümit etmek insanı öldürür. Bu gecikmeli ve daha acılı bir ölüm demek. Ve işte o gün geldi! Geldi o gün! İşte şimdi bir idam mahkûmunun son gününü okuyoruz, bu andan itibaren.. Hapishanede geçen 5 ay ve temyizin kararı değiştirmeyeceğini bile bile geçen 6 ayın sonu. Ümit ederek, korkarak, dehşet içinde.. Ya şimdi bulanıklaşmış bakışlar, soğuk ter, çatlayacak kadar ağrıyan şakaklar, kulakta yankılanan vızıltılar.. Modern ölümün etkileri. Kararın kesinleşmesiyle her birinin içinde bir hapishane barındıran görevlilerin idamı iyice hissettiren iyi davranma saçmalığı. "Nasılsa ölecek" Hâlâ kaçmak için düşüncelerini zorluyor fakat hayır asla kaçma girişiminde bulunmuyor bu bir kabulleniş, bırakılmışlık. İçeri bir idam mahkûmunun daha girdiğini görüyoruz 6 hafta sonra gerçekleşecek bir gösteri daha demek bu. Hikayesini okurken toplumun kişiyi suça nasıl teşvik ettiğini, kişinin hayata yeniden başlamak için asla bir şans vermediğini, idama adım adım nasıl ittiğini görüyoruz yine. Daha çocukken başlayan bir hayatta kalma çabası.. Karnını doyurmakiçin ekmek çalan bir çocuğu suçlamak mümkün mü? Bu size de yine Victor Hugo'nun Sefiller eserinde yer verdiği "14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada tam 6 ay bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur." cümlesini hatırlatmıyor mu? Adalet aynı adalet. Son 6 saat, düşünün 6 saat sonra yoksunuz bunun bilincindesiniz bu farkındalık kişiyi çıldırtır. Ölüme hazırlıklı olunur mu? Livaneli Sevdalım Hayat eserinde kendisine yapılacak işkenceden önce arkadaşlarının onu hazırlamak için neler yaptıklarını anlattıklarını belirtiyor. O koğuştan her gün birini çağırdıklarında kendi isminin söyleneceği korkusu ile beklerken işkenceden daha fazla acı çektiğini ifade ediyor. Beklemek cehennemdir, ümidi ve ızdırabı aynı anda barındıran bir cehennem. Size tüm eseri en etkili şekilde anlatacak cümleleri kahramanın ağzından aktarıyorum: "Korkulacak bir şey olmadığını, acı çekilmediğini, sakin bir ölüm olduğunu, ölümün böylece kolaylaştırdığını söylüyorlar. Hey! Peki ya 6 haftalık bu can çekişmeye, gün boyunca süren bu iniltiye ne demeli? Çok yavaş ve çok hızlı geçen o telafisi imkansız son günün endişelerine ne demeli? Giyotin sehpasına çıkan o ızdırap merdivenine ne demeli? Onlara göre bunlar acı çekmek anlamına gelmiyor. Bunlar kanın damla damla tükendiği, zihnin düşünceden düşünceye sönüp gittiği aynı çırpınışlar değil mi? Üstelik acı çekilmediğinden eminler mi? Bunu onlara kim söyledi? Kesik bir başın sepetten kanlar içinde çıkıp halka: Acı hissedilmiyor! dediğini duyan oldu mu? Yanlarına gelip: Güzel bir icat. Ona özen gösterin. Çok iyi bir düzenek diye teşekkür eden ölüler oldu mu? Bir an bile olsa kendilerini giyotin sehpasına çıktığında ağır bıçağın etini ısırdığı, sinirlerini kopardığı, omurgasını parçaladığı birinin yerine koydular mı? Ama nedir ki? Yarım saniye! Acı yok olup gidiyor.. Dehşet verici!" Kan içici kalabalığın karşısına çıkma vakti.. "Ve yine de sefil yasalar ve insanlar, ben kötü biri değildim!" Kitabın sonunda kahramanımızın cezası infaz edildi mi edilmedi mi bilmiyoruz fakat son 1 yıldır çok fazla acı çektiğinden eminiz. İdam çözüm değildir, suçlu bulunan kişi iyileştirilip topluma kazandırılmalıdır. Suç, türüne göre farklı yaptırımlar gerektiren bir eylemdir. Bazı işlenen ağır suçlar vardır ki kişi iyileştirilemediği gibi zarar da verir bu kişiler toplumdan soyutlanmalıdır fakat taksirli suçlar gibi suçlar için ön görülen cezanın amacı kesinlikle kişiyi topluma kazandırmak olmalıdır. İyilik, güzellik ve kitap ile kalın..
Bir İdam Mahkumunun Son Günü
Okuyacaklarıma Ekle
656 syf.
Bir şehrin alnına kazınmış kader; Notre-Dame
ANAΓKH Yunanca’da ‘önüne geçilemez kader’ anlamına gelen bu kavram, bu altı yüz elli küsür sayfalık başyapıtın, fitilini ateşleyen kıvılcımın ta kendisi. Sözcük; bizzat Victor Hugo tarafından farkedilmiş, bakımsız hali insanda merhamet uyandıracak saygınlıkta bir kilisenin; belli ki Ortaçağ’da haksız yere yargılanıp katledilmiş günahsız bir kurbanın imzası olmasıyla özel bir anlam taşıyor.Kim bilir bu azap içindeki bitap ruh, hangi çığlığının karşılığı olarak kazıdı onu yorgun elleriyle? Belki yüzyıllar önce rüzgarda dağılan kum taneleri gibi yeryüzünden yitip gitmiş, sesini duyuramasa da cılız mührünü yeryüzünde bırakmış talihsizin üzerinde oldukça düşünen Hugo, hikayesi bilinenler kadar bilinmeyenlerin de bıraktığı izi bizlere göstermek adına kolları sıvar, ve sahne tüm görkemiyle açılışı yapar. Kalpsiz bir yüzyılın ruhu; Quasimodo Çağdaşı klasiklerin aksine ana karakteri saygın bir kont, yakışıklı bir subay ya da zengin bir tüccar olarak görmeyiz.O henüz bebekken hayata bir sıfır yenik başlamış, ailesi tarafından bir kilise bahçesine terk edilmiş, insanın bakarken yüzünü ekşitmekten alıkoyamadığı oldukça hazin çirkinliğe malik kambur bir zangoçtur. Kilisenin kötücül papazı tarafından, -tamamen öteki dünyadaki iyiliklerin terazide ağır basması için- evlat edinilmiş, ne yazık ki sevgiden mahrum, ve sahip olduğu çirkinliğin sonucu olarak acınası bir yalnızlıkla büyümüştür.Tek dostu kilisenin çanları, krallığı ise zaman geçtikçe onunla özdeşen Notre-Dame Kilisesi’dir.Hem çirkin, hem de sağır olması onu insanların dünyasından soyutlamış,uğradığı kin ve nefret de körpe ruhunu atıl bırakmıştır.Ne var ki en kurak toprakların bile içinde büyümeye hazır tohumların varlığı gibi; onun yüreğinde de sevginin nüvesi derinde varlığını korumaktadır.Bu nüve, toplumun günah keçisi olarak onu seçmiş olmasıyla patlak veren bir olayda; kırbaç cezasına çarptırıldıktan sonra insanlardan ümitsizce talep ettiği merhametin karşılık bulmasıyla filizlenir.Bu karşılık, ona dua eden bir azizenin ellerini Tanrı’ya açmasından da evla bir kutsallıkta su veren Esmeralda’dır. Eril Toplumun Kadına Ödettiği Makus Bedel; Esmeralda Sanırım hemcinsimin uğradığı hakaret ve haksızlığa şahit olmamdan kaynaklanan rahatsızlık hissiyle okurken en çok zorlandığım karakter, Esmeralda.Eserde, Quasimodo merhamet, Esmeralda öfke demek benim için.Hikayenin ortaçağda geçmesi varlığından rahatsız olunan kadının ortadan kaldırılmasını oldukça kolaylaştırıyor.Suçlayanın rahip,suçlunun kadın olması da üzerine tuz biber ekiyor.Esmeralda geçimini sokaklarda şarkı söyleyip, keçisi Djali’yle dans ederek kazanan; gücünü varlığının özündeki iyilikten alan, hayat dolu ve güzel bir kadın.Üstelik tanımadığı bir insanın idamını engelleyecek kadar da yüce gönüllü.Ne yazık ki sahip olduğu tüm bu nitelikler onun şarkısını bitirmesine yetmiyor, Hügo’nun deyimiyle ‘tırtıklı testere liri kırıyor.’ Aradan yüzyıllar geçse de kadınlar ‘kadın’ olmanın bedelini kanıyla ödüyor. Toplumun Çürümüş Yönü; Claude Frollo Quasimodo’yu evlat edinmiş sofu rahip.Yazarın karakter üzerinden işlediği insan modeli ise şaşırtıcı şekilde hala güncelliğini koruyor.Çocuk yaşından itibaren katı bir din eğitiminden geçip içindeki tüm insani istekleri baskılayarak ket vuran bir insanın iyi biri olması mümkün müdür? İnsan vücudunda varolan bir çok enzim öldükten sonra cesedin çürümesine yarar.Çünkü doğanın devamını sağlayan sonsuz döngü için bu gereklidir.Rahip gibi insanların ruhu ise bu kötülüğün etkisiyle ölmeden çürümeye başlar.Diğer insanlara erdem katan tüm değerler onları şeytanlaştırır.Sevginin esamesi okunmayan bu ruh, sadece kendisinin değil tüm şehrin cehennemi olur.Şimdi düşünüyorum da, Quasimodo’nun kırılan parçaları bir araya yanlış getirilmiş gibi duran deforme vücudu belki de rahibin ruhudur? Şehrin Ruhu; Notre- Dame 19.yüzyılda oldukça eskimiş olan Notre-Dame Kilisesi altı aylık bir emekten sonra ortaya çıkan bu eser sayesinde yıkılmaktan kurtulur.Kitapta oldukça uzun olan tasvirler ve betimlemelerin bunda büyük etkisinin olduğu şüphe götürmez.Sadece şehri tasvir etmekle kalmıyor, şehrin varolan demografisini de kusursuz bir şekilde yansıtıyor yazar.Özellikle kentin içinde kendi düzenini sürdüren çingene gettoları da kitaba ayrı bir tat katıyor.Şehir içindeki her bir unsurla yeniden anlam kazanıyor, ve bütünün içindeki her karakter biraz Paris’e benziyor.Sonuna gelindiğinde mekan, kişide iz bırakan bir karaktere dönüşüyor. İncelememi bitirirken hikayesi yeryüzünden iz bırakmadan silinen, bir talihsizlik sonucu görünüşü yaşayışının önüne geçip, yalnız bırakılan ve yalnız ölen tüm Quasimodo’ları sevgiyle anıyorum.Eğer bir anlam varsa bu o insanlara borçlu olduğumuz iyilikte gizlenmiş olabilir, Sevgiler
Notre-Dame'ın Kamburu
8.7/10 · 20,8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1724 syf.
·
41 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
"Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç." İncelememe kitabın özeti gibi olan bu alıntı ile başlamak istedim.1724 sayfayı bir cümlesine sığdırabilmiş bir yazar Victor Hugo. Yaşamadan geçen sefil bir hayatın kitabı, Sefiller. Karakterler değişse de yaşanan acı ve sefaletler ortak. Kitaba başlamadan önce çekinsem de kitabın başındaki şu cümleler beni esere çekti: " Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini eğitecek bir kitabın, kendini ısıtacak bir ailenin yokluğunda acı çektiği her yerde Sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor: Sizin için geldim, sayfalarımı çevirin." Bu cümleleri okuduktan sonra tam zamanında geldin Sefiller hoşgeldin diyerek, eseri buyur ettim ve iyi ki de öyle yapmışım.
Sefiller (2 Cilt Takım),
Sefiller (2 Cilt Takım),
sadece hacmiyle değil içeriğiyle, anlatımıyla, oluşturduğu duygu yoğunluğuyla, tasvirleriyle, ruh tahlilleriyle, içerdiği bilgilerle dolu dolu olan büyük bir kitap. Neler yok ki bu kitapta? Yoksulluk, sefalet, bozuk hukuk sistemi, siyaset din, fedakarlık, önyargı, iyilik, kötülük, erdem, vicdan, özgürlük mücadelesi, pişmanlık, mutluluk, gözyaşı, teslimiyet... Haliyle bu kadar duygu ve düşünce içinde kitaba hapsoluyor insan. Ve kitap bittiğinde bir dostunla vedalaşır gibi bir his oluşuyor. Her duygu esere öyle güzel işlenmiş, her karakter birbirine o kadar muazzam bir şekilde bağlanmış ki eserin bir başyapıt olmasına şaşmamalı. Jean Valjean sadece ekmek çaldığı için 19 yılını hapiste geçirmiş bir kürek mahkumu. Kitapta onunla yolları kesişen başka hayatlara da tanıklık ediyoruz. Kitapta sadece Jean Valjean’ın hayatı yok elbette. Jean Valjean’ın yanında, Fantine, Cosette, Marius'un da acıları duygulandırıyor, etkiliyor. Sefiller bu hayatları anlatırken aynı zamanda Fransız Devrimi'nin, Waterloo Savaşı'nı, savaşın ve devrimin arka planında yaşananları da anlatıyor. "Bu savaşlar ne iğrenç! Krallar olmayınca savaşlar da olmayacak." Bu alıntının geçtiği sayfalar epey düşündürücüydü. Savaşların, cinayetlerin nedeni krallıklar olarak görülüyordu. Cumhuriyet, demokrasi, eşitlik, özgürlük gelirse savaşların, öldürmenin olmayacağına inanan bir çok insanın bu ideal için hayatlarını feda edişini içim acıyarak okudum. Çünkü insan ister krallık olsun, ister cumhuriyet olsun birbirini öldürmenin birbiriyle savaşmanın bir yolunu buluyor. Bu acı bir gerçek. Eserde, iyiliğin ve kötülüğün sıkça iç içe geçmiş olduğunu görüyoruz. Kimdir kötü? Aç yeğenini doyurmak için ekmek çalan hırsız mı? Çocuğunun doktor masrafları için bedenini satan işsiz kalmış kadın mı? Kimdir kötü? Başkalarının sefaletine, acılarına gözlerini kapatıp ya da onları dışlayıp temiz bir yaşam sürdürdüğünü iddia eden mi? Kimdir iyi, kimdir kötü? Beni çok duygulandıran ve etkileyen bir eser oldu. Kitabın başlarında zorlansam da, uzun tasvirler olsa da (20 sayfa lağım, uzunca bir de manastır tasviri gibi) bu kitaba ayrılan her bir dakikaya değer diye düşünüyorum. Ölmeden önce okunması gereken bir eser. Kitapla kalın. Keyifli okumalar diliyorum.
Sefiller (2 Cilt Takım)
9.3/10 · 65,3bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1724 syf.
·
13 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
ESAS SEFİLİN KİM OLDUĞUNU BULDUM
YouTube kitap kanalımda hayatımda en sevdiğim kitaplardan biri olan Sefiller'i yorumladım: youtu.be/IJYWj2MAhyo Sefillik* temalı bu inceleme bana 13 gün boyunca arkadaşlık etmiş 1724 sayfalık dünyanın en uzun sefalet destanının sadece birkaç sayfalık özüdür. Elek hayat, elekten geçemeyen taşlar ise sefil insanlardır. Bu incelemeyi benim ellerim değil, sefil insanların kanları yazmıştır. Peki, nerede, kimde, neden aramalı bu sefilliği? Kimdir bu sefil insanlar? İncelemenin okuyucusu bu cevapsız sorulara cevap aranacağını kendisi anlamıştır. i.ibb.co/TrWj8RK/onca-yoksul... Belki de bu fotoğraftan başlamalı sefilliğin tanımını aramaya. Ellerinde "Onca Yoksulluk Varken" kitabı ve devamında kafalarında "Bize mi çattı bu sefillik?" düşünceleri. Gülüşsüz, parıltısız gözlerde, renksiz, cansız bir tende sefilliğin tezahür ettiği duygusal yansımalar. Sefilliği aramaya bu çocuğun göz bebeklerinin içinde başladım yıllar önce fakat dünyanın kaçınılmaz yuvarlaklığı gibi kendimi yine başladığım yerde elde 0 halimle buldum. Devam ettim sefilliği aramaya. i.ibb.co/3yNHKZY/umran.jpg çıktı karşıma. Bilmediği bir hayatta bilmediği birileri tarafından yüzü, gözü bu hale getirilmişti. Kimdi, ne istiyordu bu insanlar? Anlayamamıştı. Anlatmamışlardı. Üstündeki renksiz ve duyguları yok edilmiş tezahürünün, cansız ve bitkin bakışlarının nedenini bile soramayacak sefillikte bulunmuştu. Devam ettim sefilliğin kaynağını bulmak için... i.ibb.co/CKLmk7g/aylan.jpg çıktı karşıma. İsimlerin ne önemi vardı? Nasıl olsa çoktan unutmuştuk onları, değil mi ama? Bana yüzünü dön, dedim. Seni göremiyorum, dedim. Dönmedi, dönemedi. Denizin kumları, deniz suyu, tuz, medcezir, dalgaların oluşmasını sağlayan bütün gemiler, denizin köpüğü, deniz kızları, su altı canlı aleminin hiçbiri onu bana döndüremedi. Bugüne kadar hiçbiri böyle bir sefillik türüyle karşılaşmamışlardı. Bilimselliğe boyun eğen denizin dalgaları, yıkamaya devam etti cesedi, bütün sefilliğiyle. Şimdi de esas sefile gelelim: i.ibb.co/TWH9QVX/cocukluk_fo... Nasıl da gülüyor, nasıl da gözlerinin içi parlıyor. Nasıl güzel ve tertemiz kıyafetleri var. Ne güzel yukarıdan kafasına bomba düşmeyen, tamamen güvenlikli bir bölgede ve evde yetiştiriliyor. Neden gülmesin ki? Cesedinin fotoğrafının çekilemeyeceği bir yaş ve koşulda. Battaniyesi var üşüdüğünde üstüne örtebilecek, Yiyeceği var tıka basa karnını doyurabilecek, Parası var istediği gibi harcayabilecek, Ailesi var istediği gibi sevebilecek... Aslında esas sefilin kendim olduğunu anlayalı o kadar uzun zaman geçti diyeme... DANK! O da ne? Kafama bir şey dank etti. Bir kitap. Adı
Sefiller (2 Cilt Takım).
Sefiller (2 Cilt Takım).
Kendi kendine 1656. sayfası açıldı: "Mutlu olmak korkunç bir şey! İnsan halinden nasıl da memnundur! Bunun kendisi için yeterli olduğuna nasıl da inanır! Yaşamın yanlış hedefi olan mutluluğa yönelirken, gerçek hedef olan sorumluluk nasıl da unutulur." Bu kitap mı anlatabilecekti bana sefilliğin tanımını, kaynağını, bütün çeşitlerini, aşağıda olmayı ve aşağılık olmayı? Bu kitap mı anlatabilecekti bana "sfl" kökünden gelen kelimenin harflerini kanla ve açlıkla seslendirmeyi? Akson ve dendrit uçlarım arasında gelip giden sinirlerime, duygularıma sirayet eden bütün bu sayfalarda duyguların rengarenk uçlarını Sefiller karakterleriyle mi adlandıracaktım artık? Vicdan azabının Jean Valjean ve Javert karakterleri arasındaki psikolojik gelgitlerini gözlerimin hüzün ordusu olan gözyaşlarıyla mı okuyacaktım? Liderleri çarpışırken sefalet içinde kıvranan insanın içinde olup biten manevi savaşları mı yoksa Wellington ile Napolyon'un 1815 yılının bir günü Waterloo Savaşı sahnesinde en sefil ordunun kim olduğunu kanıtlama amacıyla karşılaşıp bir hendek yüzünden sefaletin vahşet ve kan ile elde edildiğini mi düşünecektim aklımın odalarında? Zeka ve ileri görüşlülük gerektiren savaş taktikleri mi yoksa yiyecek ve para gerektiren hayatta kalma taktikleri mi sefilliği alıp götürecekti bir lağımın içerisinde başka diyarlara? Zaferlerin azaldıkça özgürlüğün arttığı 19. yy Fransa siyasi ve toplum düzeninde, karakterlerin sefaletle birlikte tam tersine düşünce dünyalarının enginliği betimlenecek ve zenginlerin düşünce dünyalarının darlığı mı eleştirilecekti? Manastır hayatı ve çilehanelerin dışarıdaki sefil insanları görmemizi engelleyen bir göz bandı oldukları mı kanıtlanacaktı? Suçunun pişmanlığıyla, ahlaka yönelim ve örnek insan olmayla, itiraflarla, adalet ve vicdan gelgitleriyle, Paris lağımlarıyla bir insan id-ego-süperego döngüsünü nasıl tekrar tekrar yaşayabilecekti? Salt ekmek hırsızlığı yüzünden kürek mahkumiyeti gibi yüz kızartıcı bir suçla birlikte hayatı boyunca etiketlenmekten kaçamamak hukuk sisteminin sistemsizliğine mi verilecekti? 1789 ve 1830 Fransız ihtilalleri, 1832 Saint-Denis sokağı barikatlarının direnişiyle birlikte aynı zamanda tinsel bir devrime, askeri düzenin acımasızlığına, devrimi ve rejimi savunan toplumun farklı katmanlarındaki insanların toplum hayatındaki konuşmalarına mı tanıklık edecektim? Kurşunun bir silahın namlusundan çıkma anıyla hayat dolu bedenlere bir bir saplanmaları arasında geçen süreyi hesaplayıp, dünyada o kesitte neler olup bittiğini mi düşünecektim? Yoksa dünyanın en uzun sefalet destanının içerisine polisiye ve gerilim esintileri de serpiştirilip çocuk-anne-baba psikolojileriyle, sefilliğin çaresizliğinden hayatla oynadığı kumarda kitaplarını, dişlerini, saçlarını ve hayatını ortaya koyan insanlarla mı tanışacaktım? Sefiller bir duygu gökkuşağıdır. Hiçbir duygunun eksiksiz bırakılmadığı ve unutulmadığı bu sefalet destanında aklıma gelen duygulara göre karakterlerin eşleştirilmesi aşağıdaki gibidir: ACI : Fantine, Jean Valjean, M. Gillenormand HIRS : Javert, Jean Valjean, Enjolras, Courfeyrac, Grantaire NEFRET : Thenardier, Javert, Eponine, Azelma, M. Gillenormand KISKANÇLIK : Eponine, Azelma İFFET : M. Myriel, Cosette UTANÇ : Cosette, M. Gillenormand FEDAKARLIK : Fantine, Jean Valjean, Gavroche, Fauchelevent, M. Mabeuf KORKU : Jean Valjean, Cosette, Claquesous, Montparnasse, Babet, Gueulemer CESARET : Jean Valjean, Enjolras, Gavroche, Marius, Courfeyrac UMUT : Jean Valjean, Fantine, Cosette MERAK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Gillenormand SEVGİ : Fantine, Marius, Cosette, Jean Valjean TUTKU : Marius, Cosette, Javert ÇARESİZLİK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Mabeuf, M. Gillenormand, Gavroche, Petit-Gervais, Dükkandan kovulan iki çocuk HÜZÜN : Fantine, Cosette MERHAMET : Fantine, M. Myriel, Jean Valjean ŞÜPHE : Javert Bu duygu panoramasının hepsini yaşatabilen yazar Victor Hugo'dan, yazarın yazdıklarını okuyup kendisini dünyanın en sefil insanı hissetmesi gereken ise okurdan başkası değildir. İncelemenin okuru eğer incelemeyi buraya kadar okumuşsa sorulması gereken soruları esas kendisine sorması gerektiğini anlamıştır. SAKIN AMA SAKIN! Kimse sefilliği başkasında aramasın. En büyük sefiller güruhu bu ekranda yazılmış olan bu cümleleri harika bilgisayarları, son teknoloji telefonları, engelsiz vücutları, gören gözleri, duyan kulakları, eksiksiz giyimleri, sosyal medya profilleri, güzel kitapları, sıcak evleri, güvenlikli şehirleri ile birlikte okuyandır. Esas Fransız İhtilali, esas Saint-Denis barikatları direnişi, esas Gezi Parkı, esas ruhumuzun Sarı Yelekler'i bu kaçınılmaz gerçeği anladığınızda direnmeye güç bulacaktır. Uyanmanın zamanı gelmedi mi artık? Kim diyor ulan sana bunları yapmanı? Kim sana boyun eğ diyor? Teslim olma, diren isteklerine, diren kendi lüksüne, diren kendinin sefaletine... youtube.com/watch?v=_XSBEAmMD9c "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık." Dostoyevski Her şeyi fazlasıyla anlayıp hayat boyu geçmeyen bir hastalığa sahip olmaktır *sefillik.
Sefiller (2 Cilt Takım)
9.3/10 · 65,3bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
656 syf.
·
6 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
güzellik tende değil altındaki kalpte gizlidir.
Şekiller içinde bir anlam barındırmadıktan sonra bir manaları kalmaz. Göz alıcı etkilerini kaybedip sadece harfleri dağınık kelime yığınları ile anlatılabilen kavramlara evrilirler. Size güzel gelen herhangi bir şey bir anlama sahip değilse o güzelliğin üstünü önce bir gölge alır, gölge karanlığa kavuşur ve en sonunda da güzel olarak tabir ettiğiniz kavram bir taş duvardan farksız kalır. Oysa insan hep aynı yanılgıya düşmekte ve anlamı şekilde aramakta, bulamayınca kendini hırpalamakta, göze güzel geleni kalbe de uydurmaya çalışmakta. Aynı hataları defalarca yapsa da bu huyundan vazgeçmemekte. Maalesef sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek falan yemiyor, sütü biraz daha ısıtıp tekrar şansını deniyor. Simgelere takılıp duruyor, ihtişamlı makamlara, güzel bedenlere ve güzel gözlere. Lakin hiçbir zaman o güzel gözlerin ardında kalan anlama bakmak istemiyor ve o gözler surları yıkılmış bir sarayın çatırdamış pencereleri olmak dışında hiçbir şeye yaramıyor. Kitap incelemelerine genellikle kitabın bana hissettirdiği şeylerle başlama taraftarıyım. Çünkü ilerde bir gün bu incelemeleri okuduğumda konu ve şeklinden çok bana hissettirdiği şeyleri anımasamanın çok daha güzel olacağı inancındayım. Eee birinci basamağı bitirdiğimize göre kolları sıvayıp ikinci basamağa geçebiliriz. Notre-Dame'ın Kamburu uzunluk olarak ortalamanın biraz üstünde ve bu da kitabı okuyacak okurun biraz gözünü korkutmakta. Ama gözünüz hiç korkmasın hemen bitiyor. Ara ara yazarın girdiği Parîs tasvirleri ve uzun uzun betimlemeleri gerçekten de insanın canını çok sıkıyor ve okura "Bu ne yaw" dedirtiyor ki buralar da kitabın en çekilmez yerlerini oluşturuyor bana göre. Eminim buraları okuyup kitabı yarıda bırakan birçok okur olmuştur. Eee buralara da nazar boncuğu kondurup devam edelim. Kitabın karakter yapısı bize çok şey anlatmakta. Yazarın bize iletmek istediği mesajların büyük çoğunluğu tam olarak burda yatıyor sanırım. Ortaçağ toplumunun yobaz kafası ve karakterlere oturtuluşu, toplumda iyi çerçevesine bürünen insanların yaptığı kötü şeyler tam olarak insan kavramını güzel bir şekilde anlatmakta ve bunu olaylar çerçevesinde bir güzel irdelemekte. En büyük günahları işleyen kişinin toplumun günahlarını çıkartan rahip olması, sahte sözler ve sevgi uğultuları arasında kendini dışa vuran şehvet,nice okullar okuyup en orijinal ahmaklar olarak kalan gençler, simgelerle örtülmüş içi boş güzellik tasvirleri ve daha nicesi... Notre-Dame'ın Kamburu kitabında bulacağınız çok anlam var gerçekten. Toplumun gerçekleri güzel bir şekilde tasvir edilmiş. Kitaptaki olaylar bir kaç asır öncesine dayanıyor kitap ise 1900'lü yıllarda okuyucuyla buluşmuş. Bu da bize şunu anlatıyor. Ne kadar zaman geçerse geçsin ister yüzyıllar olsun istersek milenyumlar. İnsan takılıp kaldığı kabuktan çıkamıyor. Bazen bir ayağını çıkarttığı oluyor, gövdesini kurtarmış oluyor ama yine ne olursa olsun o kabuğa dönüyor, ağzı sütten yandıkça o daha da yakmak istiyor ve hiç dindirmiyor sütün altındaki o ateşi.
Notre-Dame'ın Kamburu
8.7/10 · 20,8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
131 syf.
·
Puan vermedi
Şükrü Erbaş bir şiirinde, “Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür? Bilmek bütün acıların anasıdır.” der. Kitabı okurken bu dizeleri hissettim.
Bir İdam Mahkumunun Son Günü
Okuyacaklarıma Ekle
131 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Gσ̈ƙʮʋ̈zʋ̈ ƞiʮetiƞe σ̈ɾʋ̈ɱceƙ ɑƍ̆ı!
Aslı Fransızca'dan çevrilen (Le Dernier Jour d'un Condamné) bu opus magnumun orijinali, V. Hugo tarafından bir takma ad ile 1829 yılında yayımlamıştır.İçerik bakımından son derece yalın ve açık olan 132 sayfalık kısa roman, idam cezasının insanlık dışı yönlerini - ki bu yönler çoğu zaman münferit boyutunu terkedip bedellerini kitlelere ödetmiş yönlerdir - etik anlayışımıza münasip olmadığı tavrını takınarak hem trajik hem de beyhude olduğunu göstermeyi amaç edinmiştir. Hugo, bu romanında yüzyıllardır süregelen envai çeşit suçların gerekçesi olarak uygulanan “ölüm cezası” olgusunun tarihsel bağlamından koparmadan insan bedeni,ruhu ve idama mahkûm edilenlerin yakınları üzerindeki yarattığı etkileri irdelemiştir.Ölüm korkusu ve merhamet duygularını okuruna sarsıcı bir empati ile hissettirmesinin yanı sıra temasında buhran dolu yaşamlara, yalnızlığa, hayatta kalma dürtüsüne serpiştirilmiş olarak yer vermiştir. 19. yüzyıl Fransa'sının realist bir düzlemde siyasi ve sosyolojik yapısına eleştiri niteliğinde eser olduğundan tarihi, toplumsal ve psikolojik bir kaynak olarak da görmemiz pek âlâ mümkündür.Proaktiflik rolüne bürünmüş kitabı en önemli kılan özelliklerinden biri, 1. tekil kişi (ben) ağzıyla kaleme alınan romanlara öncülük ve yol açıcılık görevi üstlenmiş olmasıdır ( Robinson Crusoe'nun -1719- bu öncülüğü başlattığı yönündeki tartışmalardan da bahsetmeden geçmek olmazdı. ).Bilişsel istintak(sorgulama) ile harmanlanmış bir iç monolog örneğidir.Çevirisinde her ne kadar sıkça arkaizm kokuları burnumuza gelse bile "Bizi zorlamayan şey, geliştirmez." perspektifinden yola çıkarsanız durum pek de elzem olmayacaktır. Haylice uzun olan önsöz kısmında, gerçek yaşamın içinden isimler verilerek emsallendirilen giyotin (bir nevi idam aracı), başarısız idam denemelerinin bolluğundan bahsederek temele zemin hazırlar.Buna ek olarak, kafasının yarısının giyotin ile kalan diğer yarısının bıçakla yahut cellatların el yordamıyla koparıldığı idamlar, acısız idam yöntemi için teoride iyi fakat pratikte kötü bir aletin çektirdiği zulümlerden de bahseder. Özünde idam cezasının tamamı ile kötü bir şey olduğu fikrini temele alması ve her kötü insanın içinde azıcık da olsa iyi olabileceği, yaptıklarından dolayı pişmanlık duyabileceği, ömür boyu hapsetmek gibi alternatif cezaların idam cezasının yerine geçebileceği düşüncelerinin işlenmesi kitabın girizgah kısmının hatta ve hatta çevirdiğimiz her sayfanın özeti aslında... " Suça bir hastalık gözüyle bakılacak ve bu hastalığın sizin hâkimleriniz yerine doktorları, sizin kürek mahkûmiyetleriniz yerine hastaneleri olacak.Özgürlük ve sağlık bütünleşecek.Kızgın demir ve ateş yerine yağ ve reçine kullanılacak." Sf. 27 Roman ilk çıktığı zamanlar pek çok kesim tarafından şiddetli eleştirilere maruz kalmıştır.Öyle ki okuduğumuz kitabın “Önsöz” kısmından sonraki “Trajedi hakkında bir komedi” adlı segmentinde -bölümün adı bile oksimoron niteliğinde- , bu tenkitleri ironik ve alaycı bir tutumla tiyatro metni oluşturarak aktarmıştır. Söz konusu tiyatro metninde, karakterlerin hepsi, hep bir ağızdan Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nün “Ne denli kötü ve iğrenç bir kitap olduğu” tekerrür eder.Kitabın tamamen ahlaka aykırı bir tutumu olduğu, çünkü “Ölüme mahkûm edilmiş bir bireyin fiziksel acılarını ve karşı karşıya kaldığı manevi işkenceleri her bir detayının bile atlanmadan incelenip ve çözümlemenin hiç yerinde olmadığı”, bu gibi şeyleri anlatmanın gereksizliği, bunları dile getirmektense “daha soylu, duygulu ve romantik şeyleri (aşk, kıskançlık, ayrılık gibi) anlatmanın daha “ulvi ve kutsal” bir davranış olacağı söylenir. Hugo, burada dönemin ölüm cezası taraftarlarının (ki çoğu kraliyet yanlısıdır) insanlık ve ahlakî yönden ne kadar büyük bir yanılgı/çöküş içinde olduklarını ironik bir anlatımla kaleme alır. “Ölüm cezası!”. Roman bu tümce ile her bir sayfasında dramı iliklerimize kadar hissedeceğimiz notlara başlangıç yapıyor. Karakter bir müddet sonra kendisi hakkındaki nihai hükmün verileceği duruşma salonuna cinayet ile yargılanmak için götürülmeden önce beş haftadır yaşadığı kirli, loş, zifiri karanlık (feneri olmaksızın) ve en az mahalle kıraathanesi kadar havasız hücresinin içinden bizlere bu cümleyle monologuna başlayacağının sinyalini verir. Mahkûm mahkeme salonuna götürülürken romanda tercih edilen tasvirler oldukça dikkat çekicidir - ki bu birçok durumda ilgimi çekti-.Karekterde ölüm hissiyatını uyandıran,harekete geçiren hemen hemen her şey son derece trajik ve kasvetli niteliklerle tasvir edilir: “Kasvetli duruşma salonu, kanlı paçavralar giymiş hâkimlerin at nalına benzeyen oturma düzeni, ahmak yüzlü tanıkların sıraları, oturduğum sıranın yanında bekleyen iki jandarma, salınan siyah cübbeler, gölgelerin derinliklerinde kımıldayan başlar ve ben uyurken hakkımda karar veren on iki jüri üyesinin bakışları...”. Madalyonun diğer yüzündeki yaşamı, hürriyeti ve yaşama sevincini çağrıştıran her objeyi, durumu, şeyi de ziyadesiyle dinamik, optimist ve renkli kelimeler seçerek kaleme alınır: “Bir iç avludan geçerken sabahın serin havası beni canlandırdı.Başımı kaldırdım.Gökyüzü maviydi ve güneşin uzun bacalarla aralanan sıcak ışınları hapishanenin uzun ve kasvetli duvarlarının tepesinde geniş açılar oluşturuyordu.Hava gerçekten de güzeldi.” Bu minvalde mekân sıkılaşmasının bir kapana kısılma ve özgürlüğün yok oluşu anlamına tekabül ederken buna karşın ferahlık ve yaygınlık idesini çağrıştıran dış dünyanın -hava,bitki- bireyde hürriyete dair hisleri depreştirdiğini ifade edersek yanılmayız: “Ve gözlerim gidip gelip güneşte parlayan güzel sarı çiçeğe takılıyordu.” Başlarda müebbetlik kürek mahkûmiyetinden(gemilerde kürek sallamakla mükellef olma durumu) ziyade idam mahkûmu olmayı yeğlemiş ve bunun için duruşmada idam kararının ardından avukatın alternatif olarak sunacağı bu kürek mahkûmiyetine izin vermemiş olsa bile romanın sonlarına doğru bu kararı vermenin hatalı olup olmadığı ikilemine düşecektir.Öldüreleceğini bilerek yaşayan mahkûmun ukteleriyle hayaller inşaa edip tekrar onları aynı ihtirasla moloza çevirdiği, etrafındaki her şeyin hatta aldığı nefesin bile belki de ilk defa farkına vararak kendiyle hesaplaştığı kronometreye bağlı zaman diliminin geri sayımı duruşma salonun ardından tecrit(tekli) hücreye geçmesiyle başlar... Tecrit hücreye sevkinin ardından bütün kademedeki görevliler -sanki kurbanlığı ürkütmemek adına- mahkûma son derece kibar davranışlar sergilenip infazdan önce kendi canına kast etmemesi gerekçesiyle çatal, bıçak ve -hatta yatağın şiltesiyle kendini boğabileceği için- yatak dahi verilmiyordu.Üstelik zindancıların odaları bile bu özel hücrelere çok yakındı.Öte yandan yeri geldiğinde ise at arabaları ile gemilere ulaştırılmak üzere giden kürek mahkûmlarını seyredebilmek için gardiyanlar tarafından farklı hücreye alınması konusunda kısmi inisiyatifler alınırdı.Yağışın etkili olduğu bir günde, Bicétre hapishane avlusundaki disiplin cezası almış kürek mahkûmlarının sevk edilmeden önceki anadan üryan olacak şekilde kıyafet değişimleri, boyunduruk takma, perçinleme, kırbaçlama ve yemek -kara ekmek ve otlu sıcak sıvı- fasılları boğazları düğümletebilecek türden... “Manevi acının yanında fiziki acının ne önemi var?” Yürürken zincir şakırtılarının tutturdukları ahenk eşliğinde hep bir ağızdan müzik söyleyen bu mahkumların dansları sopalarla ve kırbaçlarla kesilmesiyle anlıyoruz ki: yolculuk vakti... İdam infazına mahkûm edilen karakter roman süresince iç çatışmaları ve ruhsal muhakemeleri yapıta psikolojik bir derinlik yattığı izlenimini sunar. Gitgide artış gösteren kaygılar ve pessimistliğin semptomları, mahkûmu aklını yitirme eşiğine taşır.Hal böyle olunca da beraberinde sancılar, sanrılar, halisülasyonlar ve negatif düşünceler tarafından zihni abluka altına alınır. “Düşüncelerim zihnimi allak bullak ediyordu.” Hugo, idam cezasına çarptırılan bir mahlûkatın yaşamının son günlerini ve lahzalarını ne denli kötü ve üzünç standartlarda idame ettirdiğini tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermek ister.Mahkûmun tinsel boşalımları, muhakemeleri, olumsuzluk barındıran hayaller ve sanrılar yordamı sayesinde, kurulmak istenen okur-mahkûm empati köprüsüne son derece yardımcı olur. Tam olarak bu noktada mahkûmun aşağıdaki ruhani harbını göstermeye yeten şu alıntılara dikkatleri vermek kritiktir: “Yok ettikleri insanın bir zekası, hayata güvenen bir aklı, ölüme hazır olmayan bir ruhu olduğunu hiç düşünmemişler midir? Hayır. Bütün bunlarda üçgen bir bıçağın(giyotin) yukarıdan aşağıya inmesinden başka bir şey görmüyor, bir mahkumun bu kararın öncesinde ve sonrasında bir hayat sürdüğünü kuşkusuz düşünmüyorlar.” İnfaz vakti yaklaştıkça mahkûmun içindeki tasa ve korku tohumları da yeşermeye hız kesmeden devam eder. Ecele doğru kapıların aralanması, sahip olduğu yaşama gözlerini kapayacağı düşüncesi, mahkûmun bizzatihi kendisine karşı bir acıma duygusuna yöneltir: “ Etrafımdaki her şey hapishane; hapishaneyi hem insan hem de parmaklık ya da sürgü olarak görüyorum. Bu duvar taştan bir hapishane, bu kapı tahtadan bir hapishane, bu zindancılar insan kılığına girmiş bir hapishane. Hapishane yarısı eve, yarısı insana benzeyen korkunç, kusursuz ve yekpare bir varlık. Onun tutsağıyım; beni kuşatıyor, beni bütün kıvrımlarıyla sıkı sıkı sarıyor; beni granit duvarlarının içine kapatıyor, beni kilit altında tutuyor ve beni zindancının gözleriyle gözetliyor.” Tragedya kısmını da kapsayacak ve birçok durumda sık sık karşılaşacağımız, önem teşkil eden farklı bir nokta ise; yapıtın çoğu karakterlerinin, mahkûmun içinde bulunduğu hadiseden alay etme ve haz duymasıdır.Mahkûmlar giyotine götürülürken sevinç çığlıkları arasında muhteşem bir kalabalık onları bekler; kürek mahkumlarının sefil gösterisini izlemek keyiflendirir: “ İşte! İşte! Nihayet çıkıyor! diye haykırdı kalabalık. En yakınımdakiler ellerini çırpıyorlardı.Ne kadar sevilirse sevilsin bir kral bile böyle büyük bir coşkuyla karşılanamazdı.”. İnsanlar bu tarz durumlara karşı neden büyük bir keyif ve sevinç duyarlar ki? Her ne kadar aynı kandan ve candan olmasalar bile bir başkasının ölecek olması gerçeği karşısında üzülmeleri, kederlenmeleri ve bunu dert etmeleri beklenirken niçin tam tersi duygular sirayet eder ki? İşte tam da bu noktada insan psikolojisi diye adlandırılan son derece karışık ve meşakkatli bir vakada buluruz kendimizi. Aşağılık(!) insanlar ucu nevi şahıslarına ilişmeyen, huzursuz etmeyen ve neticesi onlara dokunmayacak her türden duruma karşı inanılmaz bir kayıtsızlık içinde olur(bunun örneklerini güncel TR standartlarında da görebilirsiniz) amma ve lakin bu yapıtta yazarın okuruna doğrulttuğu tenkitlerden (eleştiri) biri de tam olurak budur: Hugo, idam cezasının yürürlülükten kaldırılması noktasında bütün insanlığın ortak bir paydada görüş birliği içinde olması gerektiğini vurgular. Eğer bir şeyler tedavülden kaldırılacaksa bunu herkes kendi başına gelmiş bir şey gibi tavır takınıp bu yönergede eylem istişaresi sergilemesi icap etmektedir. Tecrit(tekli) hücrede doldurduğu altı haftalık süreçte pek çok şeyi yeniden analiz etme olanağı yakalar.Öbür taraftan bize kodesin ve hücrenin teferruatlı bir tasvir dökümantasyonunu sunar.Ecele uğurlandıktan sonra ardında bıraktığı annesi, karısı ve çocuğu için bir vasiyetname kaleme alır fakat bunu kitaptan bariz bir şekilde anladığımız kadarıyla günümüze ulaşmaz (bu kısıma ek olarak hayat hikayesi de dahildir.). Nihayetinde idam günü peyderpey gelip çatarken mahkûmun içini saran elem,evham ve korku sarmaşıkları inanılmaz derecede benliğini kuşatır.Zavallı mahkûm bir taraftan son anda kraliyetten gelecek bir af ile kurtulma emelleri ile avunurken diğer taraftan da içinde cenk ettiği ölüm düşüncesi ile boğuşmaya çalışır: “Sanırım gözlerim kapandığında uçsuz bucaksız bir aydınlık ve ruhumun içinde yuvarlanacağı ışık dolu dipsiz bir uçurum göreceğim. Sanki kendi özünden kaynaklanan ışıltılar yayan gökyüzünde karanlık lekeler halinde belirecek yıldızlar, yaşayanların gözüne siyah kadifenin üzerindeki altın pulları gibi görünürken benim için altın çarşafın üzerindeki siyah noktalara dönüşecekler.”
Bir İdam Mahkumunun Son Günü
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.