Bir anda tam karşısında bir ışık noktası belirdi. Sonra kafasının içinde yankılanan tuhaf, mekanik seslerler duydu. Tarık ışığa ve seslere odaklandı. Birkaç santimetre çapındaki beyaz ışık zifiri karanlıkta bir yıldız gibi parlıyordu. Işık hiçbir yerden gelmiyordu. Hiçbir yere de yansımıyordu. Işığın o parlaklığına rağmen her yer hâlâ zifiri karanlıktı. Sonra derinden gelen seslere kulak kabarttı;
“Babaaaa...”
Tarık bütün vücudunda bir ürperme hissetti. Tekrar kulak kabarttı;
“Babaaaa... Yardım et babaaa...”
O küçücük noktanın içinde bir hareket hissetti. İyice odaklandı. Yaklaştı, bir anda ışığın içine girdi. İki adamın kollarından askıya aldıkları, yaşamının sebebi canı kızı, yarı baygın karşısındaki tahta masada oturan üçüncü adama masmavi gözlerinin önüne düşen ter ve toprakla karışmış saçlarının arasından bakmaya çalışıyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülmüş çorak topraklarda akan dereler gibi yüzüne izler yapmışlardı.
Masada oturan adam kalkıp kızının yanına geldi. Eliyle çenesinden tutup yüzünü kendine doğru kaldırdı. Kızının kafasını biraz sağa sonra da sola çevirip süzdü. Sonra kızını tutan adamlara dönüp elinin tersiyle götürün işareti yaptı. Kızı tutan adamlar geriye dönerek yerlerde sürüklenen ayaklarını dikkate almadan 50 metre kadar ileri gidip eğlence olsun diye çocuklarını havuza atan ebeveynler gibi kızı el ve ayaklarından tutup derin bir çukura attılar. Kızının “Babaaa... Beni kurtar babaaa...” çığlıklarının ardından çukura doğru makineli tüfekleriyle dakikalarca ateş ettiler.
Tarık hemen yanında katledilen kızını koruyabilmek için bir oraya bir oraya koşuyor, çırpınıyor, ama ne bir ses çıkarabiliyor ne de engel olabiliyordu. Tarık’ın sessiz çığlığı tüm dünyayı titretirken tahta masanın ardındaki adamın önüne yeni bir çocuk getirmişlerdi bile.