Bu kitap başlarda beni oldukça şaşırttı ve zaman zaman sıkıcı geldi. Hem konuyu hem de karakterleri anlamakta zorlandım, bazen nereye varacağını bile kestiremedim. Ancak kitabın sonuna geldiğimde hissettiklerim bambaşkaydı. Mahfuz’un kurduğu dünya, özellikle alegorileri beni derinden etkiledi ve büyüledi. En çok Arif karakteri üzerinde düşündüm. Arif, bilim ve aklı temsil eden bir figür olarak ortaya çıkıyor. Roman boyunca onun toplum için bir umut ışığı haline gelişi, insanlığa bir yol gösterici olarak sunulması, bilimin kurtarıcı bir güç olup olamayacağı sorusunu akla getiriyor. Ancak Mahfuz burada önemli bir noktayı vurguluyor. Bilim, Tanrı’nın yerini almak isteyen bir güç değil. Kitabın sonunda Cebelavi, yani Tanrı, Arif’e yani bilime kin beslemeden ölür. Bu bana, Tanrı’nın aslında insanı öğrenmeye ve düşünmeye teşvik ettiğini hatırlattı. Kur’an’daki “oku” emri bunun güzel bir örneği olarak görülebilir. Buna rağmen Mahfuz’un asıl gösterdiği şey, toplumların tarih boyunca hep liderlerinin arkasına saklandığı ve kendi başlarına düşünmekten kaçındığı. Bu yüzden bilim, tek başına toplumu dönüştürecek bir güç haline gelemiyor. Arif, bir noktada halk için bir kurtarıcı gibi yükseliyor, ancak baskıya, adaletsizliğe ve yoksulluğa karşı koyamıyor. Çünkü bilim ancak insan iradesi, ahlak ve toplumsal sorumlulukla birleştiğinde bir anlam kazanabiliyor. Yoksa yalnız kalıyor, etkisizleşiyor ve trajik bir figüre dönüşüyor. Mahfuz’un bu mesajı bence zamansız ve evrensel, çünkü sadece bilim değil, hiçbir güç insan çabası olmadan dünyayı değiştiremez.