Bazı kitaplar vardır; hikâyesiyle değil, zihnin içinde bıraktığı uğultuyla kalır. İşin Aslı, Judit ve Sonrası benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Çünkü burada anlatılan şey yalnızca insanlar değil; insanların sakladıkları, söyleyemedikleri, bastırdıkları ve en önemlisi kendilerinden bile gizledikleri duygular.
Sándor Márai resmen duyguları kelimelere dökmüş. Ama bunu yaparken onları sadece tarif etmiyor, okurun içine işliyor. Kitap boyunca birçok yerde karakterleri anlamaktan çok onların ruh hâlini yaşamaya başlıyorsunuz. Ve bunu öyle güçlü bir dille yapıyor ki bazı sayfalarda bir paragrafı değil, komple sayfayı olduğu gibi alıntılamak istiyorsunuz.
Üstelik romanın ilk bölümü inanılmaz bir merak duygusuyla ilerliyor. Öyle bir sır, öyle bir gizlenmiş duygu var ki insan “nedir bu?” diye diye artık huzursuz olmaya başlıyor. Ama ilginç taraf şu: Ortada doğru düzgün bir ipucu yok. Hatta elinizde olan küçük şeyler bile sizi çözüme götürmek yerine daha fazla çıkmaza sürüklüyor. Bu yüzden bazı anlarda bir psikolojik roman değil de adeta bir polisiye okuyormuş gibi hissediyorsunuz.
Yazarın kalemi ise gerçekten darbeli matkap gibi. Durmuyor. Sürekli vuruyor. Bir düşünce geliyor, ardından başka bir sorgulama, ardından başka bir duygu… Okur nefes almadan zihinsel bir baskının içine giriyor. Ve bu baskı rahatsız edici olduğu kadar etkileyici de. Çünkü metin sizi rahat bırakmıyor.
Bir diğer hayran kaldığım nokta anlatım biçimiydi. Hikâye üç kişinin bakış açısından ilerliyor ama buna rağmen anlatı bir an bile dağılmıyor. Aynı olayları farklı insanların gözünden dinliyoruz fakat hiçbir yerde yapay bir geçiş hissi oluşmuyor. Sanki biri karşınıza geçmiş de yaşadığı şeyleri doğal bir sohbet akışında anlatıyormuş gibi. Üstelik anlatan kişi her şeye hâkim. Bu yüzden roman kurgu gibi değil, gerçekten