Bu kitabı okumadan önce, yalnızca genel hatlarına baktığımda bile içinde bana değecek bir şeyler olduğunu hissetmiştim. Okuduktan sonra da bunu farklı bir yerden doğruladım. Hikâye örgüsünü çok sevdiğimi söyleyemem. Karakterlerle her zaman güçlü bir bağ kurabildiğimi ya da onların duygularını tamamen hissedebildiğimi de söyleyemem. Ama bazı anlatıcıların sorgulamaları, bazı duygu durumları ve hayata bakışları beni durup düşünmeye zorladı. Kendi hayatımla bağlantılar kurdum, bazı şeyleri yeniden değerlendirdim.
Sonunda bir okur olarak bir kez daha şunu fark ettim: Bazen bir kitap sizi hikâyesiyle büyülemez, karakterleriyle sarsmaz, hatta "harika bir kitaptı" dedirtmez. Ama düşüncelerinizi hiç beklemediğiniz yönlere çekerek zihninizde yeni kapılar açar. Ve bazen bir kitabın bıraktığı en değerli iz de tam olarak budur.
Kitap beş öyküden oluşuyor. İlginç olan şu ki, yukarıdaki notu kitabın henüz ikinci öyküsünü bitirdiğimde almıştım. O sırada hissettiğim şey, kitap bittiğinde yalnızca doğrulanmadı; diğer öykülerle birlikte çok daha anlamlı bir yere oturdu.
Çünkü bu öykülerde karakterlerin bazen gelişigüzel söylediği bir cümle, insanın hayat boyu peşinden koştuğu bir soruya, bir arayışa ya da bir motivasyona dokunabiliyor. Hayatın içindeki sıradan anlar nasıl bazen yıllarca unutamayacağımız anlamlar kazanıyorsa, bu öyküler de aynı şeyi yapıyor. Büyük olayların, şaşırtıcı kurguların ya da dramatik kırılmaların peşine düşmek yerine son derece sade akıyor. Fakat tam da bu sadeliğin içinde okuru hazırlıksız yakalayan düşünceler bırakıyor.
Kitabı bitirdiğimde yazarın aslında yalnızca beş öykü anlatmadığını düşündüm. Bir bakıma okurluk üzerine de konuşuyordu. Çünkü herkes aynı kitabı okumuyor. Aynı sayfalara bakıyoruz belki ama herkes kendi hayatını, kendi eksikliğini, kendi