Eskiler mi daha güzeldi derler ya sanırım öyleydi. 80 & 90'lı yılların çocuğu olup, muhallebi yemek suretiyle tanışmak vardı şimdi. Kuytu köşe bir parkta buluşup ellerini tutmak vardı belki de. Konu komşu görmesin duymasın "aaaa duydun mu kız Melehat'in oğlu Mehmet gönlünü Rukiye'ye kaptırmış" diye dedikodu dönmesin diye uğraşmak vardı. Samimiyetsizlik yoktu belki. Küçük bir mahalle herkes tanıdık. Her sabah selamlaşan esnaflar vardı, evden çıkıp kahvede bir bardak çay içip işe gitmek vardı. Ailecek akşam sofralarında yemek yemek, taso, gazoz kapağı ve futbolcu kartları oynamak vardı. Betonlardan uzak yeşilliğin bol olduğu bir yerde yaşamak vardı. Her yer parktı mesela. Alabildiğine yeşil, alabildiğine doğa. Mektup beklemek mesela, aylarca bekleyip her harfini satır satır ezberlemek vardı. Haberleri radyodan dinleyip her gün gazete okumak vardı. Hepimiz hızın esiri olmuşuz, nereye yetişiyoruz? Eninde sonunda bir bez parçasına sarılıp 2 metrelik bir toprağın altına girmeyecek miyiz? Neden bunu unutup da sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi davranıyoruz? Bu acele, bu hız, bu memnuniyetsizlik, bu despotluk neden? Hızın esiri olmuşuz farkında değiliz, yaptığımız bir şey də yok. Sabahın köründe kalkıp memnun olmadığımız işlere memnun olmadığımız insanların sıfatlarını görmək için gidiyoruz. Elimize geçen 3 5 kuruşla da karnımızı doyurmaya və barınmaya çalışıyoruz. Hele eğitim, takdir edersiniz ki o bambaşka bir mevzuat...