Homo Hereticus

Homo Hereticus
@ArturoDandini
okur; amatör insan
En büyük nefret, en mükemmele duyulandır, Salieri'nin Mozart'a duyduğu nefret gibi, ancak o zaman büyük bir nefret olma özelliği kazanır.
Neden Bizden Nefret Etmiyorlar?
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Nefret edenlerin birincil ihtiyacı, nefret ettikleri tarafından aynı derecede nefret edildiklerine inanmaktır: Benzer bir şiddet ve saplantıyla, ağızları aynı şekilde köpürerek. Fakat bu durum nadiren gerçekleşir, aynı iki insanın birbirini, her ikisini de tam anlamıyla tatmin edecek şekilde neredeyse asla sevemediği gibi.
Neden Bizden Nefret Etmiyorlar?
Tarzı Sergio Leone'nin tarzını önceden haber veren ve anımsatan (bolca çatışma, ama sonunda her şey görkemli bir şekilde yerle bir olur) bir takım olan Atlético de Madrid, haydut-futbolcu alanında uzmanlaşmıştır: Futre'nin o takımda olması farzdı, Keegan'la da sözleşme imzalayabilirlerdi; rahmetli Juanito'nun Atleti saflarından çıkmış olması tuhaf değildir, asil Gárate ise kaideyi bozmayan istisnadır. Antonioni ve Bergman'a has hayat gailesinden etkilenmiş, son zamanlarda ise Rambo'nun ölümcül coşkusunu benimsemiş Barselona, tereddütlü ve sürekli krizde kadrolara sahip olmuştur, intihar eden Kocsis, Marcial, Rexach ve Martí Filosía gibi. Real Madrid ise filmleri insanın yüreğini ağzına getiren ama genelde iyi biten Hitchcock'u anımsatır: Avrupa maçlarında Madrid genelde üç gol yemeyi ister, rövanş maçında bundan daha fazlasını atabilmek için; La Liga'da da bir zamanlar Athletic de Bilbao'nun tabelada öne geçerek sebebiyet verdiği endişeli uğultu çok çekici geliyordu. Ayrıca unutulmasın ki, yine Hitchcock gibi Madrid de hep sarışın başrolleri tercih etmiştir: Di Stéfano, Kopa, Netzer, Velázquez, Pardeza, Prosinecki ve özellikle de Butragueño, herhangi bir futbol sahasında görülebilecek en büyük Grace Kelly benzerleridir - ama bu kez makasla tehdit edilen bir Grace Kelly.
Tarz ve İsimler
Ancak olay sadece isim değildir, aynı zamanda bir tarz meselesidir: Takımlardaki adamlar birkaç senede bir değişirler, aktörlerin yaşlanınca değiştiği gibi. Ve yine de her kulüpte bir yönetmenin, farklı kadroları hep tanınır kılan görünmez eli var gibidir, Ford'un, Lubitsch'in ve Hitchcock'un filmlerinin kendilerine has olmalarına benzer şekilde. O yönetmenler nasıl farklı ama kendilerine yakın oyuncularla çalışıyorlarsa (örneğin bir Billy Wilder filminde John Wayne asla olamaz), belli bir takım için dünyaya gelmiş veya başka bir takımda asla oynamayacak futbolcular da olacaktır.
Tarz ve İsimler
Futbol o kadar çok açıdan sinemayla benzerlik taşır ki, belki de bu yüzden dünyası beyaz perdeye nadiren aktarılmıştır: Gereksiz bir tekrar olur böyle bir aktarma. Futbol, bir takım oyunu olarak, oyuncularına karşı fevkalade cömerttir, zira onların formalarına rağmen teker teker hatırlanmalarına imkân tanır, sinema oyuncularının, başrol olsun yan rol olsun, yüzleri, endamları, yürüyüşleri ve isimlerinin anımsandığı gibi, aynı netlikte. İyi bir sinemasever John Carradine'ı ve Dan Duryea'yı, Jack Elam'ı ve Strother Martin'i, aynı Gary Cooper ya da Henry Fonda'yı izlediği netlikte izler; iyi bir futbolsever de her ne kadar retinasında özel ayrılmış bir yerde usta işi bazı gollerle dâhilerin simalarını saklıyor olsa da, belki birkaç kere sahaya ayak bastığını görmüş olduğu, pek tanınmayan bir defans oyuncusu veya cefakâr bir orta sahanın adını duyduğu gibi anında oynadığı takımları, kariyerini ve tipini gözünde canlandırabilir. İsim, imgeyi şimşek gibi çaktırır, bazen de imge ismi - o isimlerin bazıları tesadüfen o kadar hoştur ki, herhangi bir romancı onları karakterlerine vermek için para ödeyebilirdi.
Tarz ve İsimler