Güldü...
Üzgün, sessiz bir gülmeydi, o anın havasından uzaktı, dolapta sakladığı ve ancak gerektiği zaman hiç benimsemeden kullandığı bir şey gibiydi.
Sanki az güldüğünden yerinde kullanmasını unutmuştu gülmeyi. :)
Geçmişi anımsamak istediği apaçık görülüyordu...
Ve o sırada öyle geliyordu ki insana, sanki geçen yıllar içinde zamandışı, değişmez, tek bir yaşta tutmuştu kendini.
O gece, geçenleri anımsarken kendi özel zamanını yeniden harekete geçirip çoktan beri durmuş olan yaşlanma işine başlıyordu.
Durgun ve kederliydi...
Sokakta güneşin cızırdadığını duyuyorsun ama hepsi bu...
Hava durgun, elle tutulur gibi, sanki katlanabilen çelik bir levhaymış gibi geliyor insana.
Birdenbire kasabanın ortasına çöken bir kasırga gibi, ardında yaprak fırtınasıyla muz şirketi geldi. Başka kentlerin insan ve eşya hurdasından oluşan yaprak fırtınası canlanıvermişti...
Her zamankinden daha uzak ve saçma görünen içsavaşın pisliğiydi. Kasırga amansızdı. Döne döne yükselen yoğun kokusu saklı bir ölüm ve ten salgısının kokusu, bulaştığı her şeyi kirletiyordu. Bir yıldan kısa bir sürede, kendinden önceki kötülüklerin molozlarını bütün kasabaya ekti. Kendi yükünü, döküntülerini sokaklara saçtı.
Birden bu döküntüler, fırtınanın çılgın, kestirilemeyen hızına uygun olarak toparlandı, biçimlendi ve bu, bir ucundan nehir geçen, öteki ucunda mezarlık bulunan dar sokak, başka kentlerin artıklarından doğan, bambaşka, gelişmiş bir kasabaya dönüşünceye dek sürdü gitti.