Bugün sizinle, bittiğinde kapağını kapatıp uzun uzun uzaklara bakmama sebep olan bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Zihnin Zenginliği.
Kitap bizi 1999 yılının Şanlıurfa’sına, Baran’ın dünyasına götürüyor. Ama Baran bizim bildiğimiz o klasik "mucizevi başarı" kahramanlarından değil. O; yırtık ayakkabısıyla tozlu yollarda yürüyen, yetersiz imkanların içinde ama zihninde kocaman bir ışık taşıyan, bizden biri. Okurken o tozlu yolları, Baran'ın o sessiz ama inatçı direnişini resmen iliklerinizde hissediyorsunuz.
Beni en çok vuran ne oldu biliyor musunuz?
Yazarın "fakirlik" kavramını sadece cüzdandaki parayla değil, zihne vurulan prangalarla tanımlaması. Hepimiz zaman zaman şartlardan şikayet edip "ben yapamam" duvarının arkasına saklanmaya meyilliyizdir ya; Baran işte o duvarı balyozla değil, istikrarla yıkıyor. Şikayet etmiyor, isyan etmiyor ama içinde bulunduğu dar alanı da asla kabullenmiyor. Fiziksel koşulları sınırlıyken, o zihninin sınırlarını genişletmeyi seçiyor.
Kitabın sonunda Baran’ın bir doktor, çocukluk arkadaşı Fatoş’un ise bir öğretmen olarak köylerine dönüşü... İşte orası tam bir "yeniden doğuş" rehberi gibi. "Bir köyün iyileşmesi için önce çocukların gülmesi gerekir" cümlesi resmen hayat felsefesi yapılacak türden.
Kısacası;
Bu kitap bana şunu bir kez daha hatırlattı: Şartlar bizi sınırlayabilir ama zihnimizi teslim etmediğimiz sürece yoksul sayılmayız. Baran’ın Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazanması sadece bir okul başarısı değil; vazgeçmemenin, umudu korumanın ve en büyük sermayenin "inanmak" olduğunun kanıtı.
Eğer ruhunuzun biraz "gaza gelmeye", biraz da samimi bir umuda ihtiyacı varsa, Baran’ın hikayesine mutlaka bir şans verin. Okurken hem hüzünlenecek hem de "Vay be!" diyeceksiniz.