Ben istibdat karanlığıyle boğulmuş bir kandan gelme, Genel Savaş yıllarının silindiriyle ezilmiş, mısır çorbası ve süpürge tohumu lapası ile beslenmiş manevi bir çöküntü ile, güneş aydınlığını bile karartan bir kuşkuya düşmüş, acınacak bir kuşaktandım. Hayat cevherlerimiz gelişmemişti. Ruhumuzda devrimlerin sebep olduğu bütün yıkılışları, hercümerçleri vardı ve bu yıkıntı altında ezilmiş kalmıştık. Kuşağımız bugün, yalnız diğerlerinin yörüngeleri arasındaki boşluktan, bir zamanlar orada bir gezegen bulunduğunu sezinleten, parçalanmış ölü bir yıldıza benziyordu. Nesiller zinciri arasında bizim yerimiz sadece böyle bir vehimli zincir olacaktı. Evet, gelecek yüzyıllara bizden bir boşluk kalacaktı.
Ben hapishane duvarları önündeki kaldırımı, sanki beni yakalayıp içeri atacaklarmış gibi garip bir korku ile terkeder, karşı kaldırımı izlemeğe başlar ve bu hareketimle kendimi, içimin hapishanesine attığımı fark edemezdim.
Büyük bir şehirde kendini yitirmek isteyen insan, belli bir semt içinde kalmasını bilmeliydi. Ancak böyle bir güven içinde, bir iç yaşamın dünyası kurulabilirdi. Örümcekler ağlarını neden bir köşeye dokurlar? Hangi bozkır salyangozu kabuksuz olur? Belki de yanlış düşünüyordum. Ama bu benim için böyleydi. Bir yaradılış zorunluğu beni çerçeveli bir yaşantıya itiyordu.
Ne var ki, bir memleketin genel görünüşünü anlatmak için önce helalarına bakmak gerektiğinde direnen bir yanım vardı: Görülüyor ki, biz henüz eski ile yeninin, Doğu ile Batının, alaturka ile alafranganın kolları arasında yaşayan bir topluluktuk.