Alâeddin Keykubad, ülkesindeki şehirleri surlarla çevirtmek suretiyle ve askerî kuvvetini artırmasına rağmen, Ögedey’in 1235 yılında yaptığı tâbiiyyet teklifini derhal kabul etti.
Vâkıa bu tâbiiyyet, her yıl kağana bir miktar armağan göndermekten ibaret ise de, kudreti ve başarıları karşısında ondan böyle bir davranış pek beklenmezdi. Bu husus, tabiatiyle Keykubad’ın Türkiye'ye yönelecek bir Moğol tehlikesini önleyecek cesareti ve dirayeti kendisinde görmemesi ile ilgilidir. Gerçekten bu hükümdarın, hatta belki selefleri, ağabeğisi Izzeddin Keykâvus ve babası Gıyaseddin Keyhüsrev’in, başarılarına rağmen (efsanevî İran kahramanlarının adlarını da taşımakla beraber) dedeleri çapında cesur ve muktedir harb adamları olmadıkları anlaşılıyor. Bağdad halifeliği şöyle dursun, Musul, Meyyâfarikin (bugünkü Silvan) gibi şehir devletlerinin bile Moğol hâkimiyetine henüz girmemiş oldukları bir zamanda, Orta Doğu'nun en kuvvetli devletinin başındaki hükümdarın Moğol tâbiiyyetini kabul etmesine gerçekten hayret edilebilir. Bu mütalâalar ile birlikte, kendisinde bir Moğol saldırısını önleyecek cesaret ve ehliyeti görmeyen bir hükümdarın, hafif bir tâbiiyyeti kabul ederek bu tehlikeyi uzaklaştırması da akıllıca bir hareket olarak vasıflanabilir.