Moğolların, Türkistan'da, Kıpçak ülkesinde olduğu gibi, İran'da da sür’atle türkleşmeleri, en başta bu yoğun Türk nüfusundan ileri gelmiştir. İlhanlı devletinde Türk ve Moğol dillerinin yan yana kullanılması da bununla ilgilidir.
Gerçekten her iki dilin yan yana yaşaması her sahada görülür. Tarlığlar, her iki dilde (moğolca ve türkçe) yazılmış, birçok yerler, her iki dilde ve aynı anlamda isimler taşımış, her iki dilde ünvan ve şahıs adları taşınmıştır.
Hülegü’nün türkçe' yi bildiğini sanmıyorum. Moğolistan'da, doğmuş olan Abaka’ nın da türkçe bildiğinden şüphe edilebilir. Arğun’un türkçe bildiğine ihtimal verilebilir. Ondan sonra gelen İlhanlı hükümdarları ise moğolca ile birlikte türkçe de konuşmakta idiler.Moğollar, fethettikleri yerlere Türk ve Arab fatihlerinden, çok daha mükemmel bir askerî ve mülkî teşkilâta sahib olarak geldiler. Onlar hiçbir hususta yerlilere muhtaç değillerdi. Kendi yazılarını ve takvimlerini kullandılar. Her türlü geleneklerini kuvvetli ve şuurlu bir şekilde yaşattılar ve hattâ vergi sistemlerini bile tatbik ettiler.
Sorğan (Sorhan) Şira çadırına sığınan T emucin’i saklamış, bir kısrak ve iki tulum yiyecek vererek onu ailesine yollamıştı Sorğan Şira’nın bu büyük iyiliği, “çakmak ve eğer vermedi” diye sonraları küçük gösterilmek istenmiş ve dedikodusu yapılmıştı. Fakat Cengiz Han Sorğan Şira’yı hem tarhan hem de binbaşı yapmıştı
llhanlı devletinde Celayirler’den sonra ikinci mevkii Suldus (Sulduz) beğleri işgal ediyorlardı. Sulduslar doğrudan doğruya Moğol adını taşıyan topluluktan olup, Sorğan (Sorhan) Şira ve iki oğlu, Cengiz Han'a, gençliğinde (Taydutlar’ın tutsaklığından kurtulmasında) unutulmaz bir yardımda bulunmuşlardı.
Moğol ordusunun onda ikisi, Hülegü’nün gelişi, Kubilay'ın çin'de olması.
Curmağun 1243-1246 yılları arasında vefat etti. Kendisi dirayetli bir kumandan olduğu kadar itidal sahibi bir şahsiyetti.
Yerine geçen Baycu Noyan’da da aynı vasıfların mevcudiyeti görülüyor.
1256 yılında kağan seçilen Mengü, kardeşlerinden Kubilay’a Çin'in idaresini verdiği gibi, Hülegü’yü de İran'a gönderdi.
Mengü Kağan valiler ile İran'ın idare edilemiyeceğini takdir etmişti. Hülegü’ye bütün Moğol ordusunun onda ikisi verildi ki bu, kalabalık bir sayıya ulaşıyordu; ordusunda Cengiz Han devrindeki Moğol kumandanlarının oğulları bulunduğu gibi, bizzat hanedana mensup bazı şehzâdeler de refakatine verilmişti. Diğer taraftan bir tümenle Keşmir sınırında bulunan Şali Noyan (Tatar boyundan), Bay cu ve İran'ın mülkî işlerine bakan Uyrad Arğun Akada Hülegü’nün buyruğuna verildiler.
Hülegü’nün başlıca vazifesi Bâtinîler'i ortadan kaldırmak, eskiden beri olduğu gibi, yollarda soygunculuk yapan Lûr ve Kürdleri yola getirmek ve Abbasî halîfesine barış yolu ile Moğol tabiiyyetini kabul ettirmek, etmediği takdirde halifeliğin varlığına son vermekti.
Böyle utanç verici ve sonucu pek ızdıraplı bir mağlûbiyetin eşine Türkiye tarihinde rastgelinmez.
Baycu 1242 yılında Türkiye'nin istilâsına girişerek Erzurum'u zapt ve tahribetti. Ertesi yıl daha büyük kuvvetlerle "Batıya doğru ilerledi. Otuz-kırk bin kişilik ordusunun bir kısmını Gürcüler ve Ermeniler teşkil ediyordu. Selçuklular tehlikenin vehametini anlayarak iyice hazırlanmışlar ve silâhları mükemmel ve Moğollarıkinden sayıca daha fazla (elli - altmış bin) bir ordu meydana getirmişlerdi. Fakat bu ordunun (daha ziyade hassa kuvvetlerini teşkil eden), takriben yirmi bin kişilik kısmının Moğollar tarafından çevrilip yok edilmesi üzerine geri kalan kısmı da sultanın korkaklığı, aczi ve muktedir bir kumandanın olmaması yüzünden, bütün ağırlıklarını bırakarak savaşmadan dağıldı (1243 yılı Temmuz başları). Savaş Sivasın takriben 80 kilometre kuzey-doğusundaki Köse Dağ'da vuku bulmuştu. Selçuklu ordusunun zengin ağırlığını ellerine geçiren Moğollar bununla yetinmeyip, Sivası kısmen ve bir Ermeni dönmesinin hiyaneti yüzünden de Kayseryi tamamen yağmaladılar. Bu başarıdan sonra Baycu Anadolu'da kalmayıp Muğan'a döndü;
fakat şüphesiz ertesi yıl yine gelecekti.