Ablamı en çok üzen şey, Kemaleddin Sami Bey’in fırkasından yedi askerin öldürülmesi olmuş. İngiliz Kuvvetleri önce kapıdaki iki muhafızı öldürdükten sonra içeri girmişler, sonra da, yatakta beş askeri vurmuşlar.
Demir parmaklığın siyah örtüsü üzerinde bir insan denizi ile karşı karşıya gibiydim. Kalabalığın ortasında askerler ve zabitler vardı. Onların etrafında çoğu genç olmak üzere, siyah çarşaflı kadınlar vardı. Hepsi nutku bekliyordu. Aynı zamanda da beyaz sarıklılar, kırmızı fesliler, birkaç tane de şapkalı vardı. Fakat insan, kalabalığın karşısında, ne olduğunun farkına bile varmıyor. Çünkü parlayan gözler, söyleyeceğini insana ilham ediyordu. Hepimizin içinde haklarımıza ve kudretimize imân etmek gayesi vardı.
İlk cümlem: “Gece en karanlık ve ebedî göründüğü zaman gün ışığı en yakındır,” oldu. Konuşurken, sesim ta karşımdaki Uçak Şehitleri Anıtı’na çarpıp geri geliyordu. Garip bir tesadüf olarak, işte bu Şehitler Anıtı sesimi bu kalabalığa duyuruyordu.
Ben ne söyledimse hepsini bu gözlerden ilham alarak söyledim.
... hiçbir zaman, Vasıf Bey kadar prensiplerine sadık insana rastlamamıştım. Şahsî şöhret onu hiçbir prensibinden ayıramazdı. Derdi ki:
' Milletimizi kurtarabilecek olan şey kolaylıkla elde edilecek bir başarı değildir; ancak manevî kudretimiz, hürriyet aşkımız, hak ve adalete inancımız bizi kurtarabilir.'
Gerçi bu adamın adı en az bugün geçerse de, bence gelecek Türkiyesi’nin en gerçek bir yurtsever örneğidir. Onun istediği hür bir iç irade kurmak ve hiçbir yabancı kuvvete dayanmamaktı.