Eskiden ölüm, zamanla gelirdi. Yaşlanarak, hastalanarak, tükenerek...
Ama bu dünyada ölüm, önce kalpten başlıyordu. Daha doğrusu, sevgisizlikten.
“Solmak” derdi bu dünyanın eskileri.
Birinin içindeki sevgi azaldığında, gözleri kararır, teni solar, sesi incelirdi.
Bir süre sonra beden de buna ayak uydururdu.
Damarlar büzüşür, sinir uçları donardı. Kalp hâlâ atardı ama artık bir anlamı
kalmazdı.
Kimse sevgisiz yaşayamıyordu.
Sistem, yıllar önce bunu fark etmiş ve böylece Duygusal Denge Yasası doğmuştu.
Herkesin sevgi düzeyi takip altına alındı. Cilt altına yerleştirilen mikro alıcılar,
kalpten yayılan titreşimleri ölçüyordu.
Renk kodlarıyla sınıflandırılmıştı insanlar:
Mavi – Denge.
Sarı – Düşüş.
Kırmızı – Kritik.
Kırmızıya düşen birinin uzun süre yama şansı olmazdı.
Ve kırmızıya düşmenin en sık nedeni, tek bir şeydi: Sevilmediğini hissetmek.
Bu dünya, “Kalp Uyum Yasası” adı verilen kadim bir kuralla yönetiliyordu.
Kimsenin seçmediği ama herkesin yaşamak zorunda kaldığı bir yasa:
“Bir kişi yalnızsa, kalbi azalır. Bir kişi sevilmiyorsa, bedeni çözülür.”
Bunun bilimsel adı “Duygusal Erozyon Sendromu” olarak geçse de halk arasında
buna sadece “Sönmek” denirdi.
Bazen insanlar başkalarını sevmeyi bırakınca solardı.
Bazen de başkaları onları sevmeyi bırakınca.
Her halükârda, solan biri geri dönemezdi.
Ta ki… gerçek sevgiyle yeniden çağrılana kadar.
Ama bu çok nadirdi.
Ölümsüzlük ise neredeyse efsaneydi. Bunun için bir kalbin gerçek bir aşkla
çarpması gerekirdi.
Ve bu Yalnızca bir kişide görülmüştü. Bunu bilen hiç kimse yoktu ta ki sistem
Eskiden ölüm, zamanla gelirdi. Yaşlanarak, hastalanarak, tükenerek...
Ama bu dünyada ölüm, önce kalpten başlıyordu. Daha doğrusu, sevgisizlikten.
“Solmak” derdi bu dünyanın eskileri.
Birinin içindeki sevgi azaldığında, gözleri kararır, teni solar, sesi incelirdi.
Bir süre sonra beden de buna ayak uydururdu.
Damarlar büzüşür, sinir uçları donardı. Kalp hâlâ atardı ama artık bir anlamı
kalmazdı.
Kimse sevgisiz yaşayamıyordu.
Sistem, yıllar önce bunu fark etmiş ve böylece Duygusal Denge Yasası doğmuştu.
Herkesin sevgi düzeyi takip altına alındı. Cilt altına yerleştirilen mikro alıcılar,
kalpten yayılan titreşimleri ölçüyordu.
Renk kodlarıyla sınıflandırılmıştı insanlar:
Mavi – Denge.
Sarı – Düşüş.
Kırmızı – Kritik.
Kırmızıya düşen birinin uzun süre yama şansı olmazdı.
Ve kırmızıya düşmenin en sık nedeni, tek bir şeydi: Sevilmediğini hissetmek.
Bu dünya, “Kalp Uyum Yasası” adı verilen kadim bir kuralla yönetiliyordu.
Kimsenin seçmediği ama herkesin yaşamak zorunda kaldığı bir yasa:
“Bir kişi yalnızsa, kalbi azalır. Bir kişi sevilmiyorsa, bedeni çözülür.”
Bunun bilimsel adı “Duygusal Erozyon Sendromu” olarak geçse de halk arasında
buna sadece “Sönmek” denirdi.
Bazen insanlar başkalarını sevmeyi bırakınca solardı.
Bazen de başkaları onları sevmeyi bırakınca.
Her halükârda, solan biri geri dönemezdi.
Ta ki… gerçek sevgiyle yeniden çağrılana kadar.
Ama bu çok nadirdi.
Ölümsüzlük ise neredeyse efsaneydi. Bunun için bir kalbin gerçek bir aşkla
çarpması gerekirdi.
Ve bu Yalnızca bir kişide görülmüştü. Bunu bilen hiç kimse yoktu ta ki sistem