Sevginin bir duygu değil, hayatta kalma mücadelesi olduğu bir dünya hayal edin. Eksikliği ruhu kurutan, fazlası ise insanı boğan, adeta su gibi bir güç...
"Solmak." Bu distopik düzende ölüm yaşlanarak ya da hastalanarak gelmiyor; her şey önce kalpten, yani sevgisizlikten başlıyor.
Cilt altına yerleştirilen mikro alıcılar kalpten yayılan her titreşimi ölçüyor ve insanları renk kodlarına ayırıyor: Mavi dengeyi, sarı düşüşü, kırmızı ise kritik sınırı simgeliyor. Sevilmediğinizi hissettiğiniz an teniniz solmaya, sesiniz incelmeye ve bedeniniz çözülmeye başlıyor.
"Sevgi bazen öyle bir sınavdır ki, kalbin gücü değil, sabrın şekli belirler sonucu."
Yıllar önce kaybettiği büyük aşkı Aras’a duyduğu sonsuz bağlılıkla ölümsüzlüğe ulaşmış bir kadın o.
Ancak bu ölümsüzlük, zaman geçtikçe omuzlarına daha da ağır binen bir yüke dönüşüyor.
Çünkü Nara sadece kendi kalbini taşımıyor; dört kızının —Elan, Sora, Lyne ve Mirel— hayatı da onun ellerinde.
Bir anne olarak en büyük sınavı, sevgisini dördüne de milimetrik bir eşitlikle dağıtabilmek. En ufak bir sapma, sistemin acımasız cezalarını ve kızlarının solmaya başlamasını beraberinde getirecek.
Ve şimdi, ekranlar alarm veriyor. Grafiklerdeki dengeler altüst olmuş durumda, özellikle de Sora için zaman giderek daralıyor.
Sistemin merhametsiz ölçümlerine karşı bir anne kalbi ne kadar direnebilir? Aras’ın yıllar önce sistemden gizleyerek sakladığı o gizemli cihazın sırrı ne?
Nara’nın kızlarına bıraktığı mektupta geçen o derin sınavı, kalbin gücü mü yoksa sabrın şekli mi kazanacak?
Sistemin bize "paylaştıkça azalır" diye dayattığı o duygu, aslında bölüştükçe çoğalan gerçek bir özgürlüğe dönüşebilir mi?
Kusurları görüp yine de kalmayı seçenlerin, teknolojinin ve iktidarın denetimine karşı kalbiyle direnenlerin sarsıcı