Evet... Nereden başlayacağımı pek bilmiyorum. Puanımdan da anlaşılacağı gibi çok keyifli bir okuma olmadı açıkçası... Bunun elbette bir çok sebebi var. Ama bunların sanırım en önemlisi kitabın inanılmaz acemice yazılmış bir kitap olması... İlk okumaya başladığımız andan itibaren bir an olsun kitap okuyor gibi bile hissetmedim. Diyaloglar zorlama, doğallık dışında, çoğu zaman ise birbirinin tekrarı şeklindeydi. Diyaloglar haricinde ise kitabın diğer kısımları, yani betimleme yoğunluklu kısımlarda bir eksiklik vardı. Bunun ne olduğunu tam olarak söyleyemem. Fakat bence hiçbir kitapta her sahnede karakterlerin ne giyindiğini bilmek zorunda değiliz... Onca kaosun ortasında ana karakter kıyafetten bahsetmeye devam ettikçe bana fenalıklar geldi. Ayrıyeten mekan tasvirlerini tek bir paragrafta okura yüklemek yerine sahnenin ilerleyişine göre "şurada .... Vardı" "duvarda.... Göze çarpıyordu." Şeklinde açıklamak bence kesinlikle daha fazla akıcılık sağlıyor.
Yazım dilinin haricinde...
Böyle güzel bir konuya sahip olmak ama olay örgüsü ile her şeyi mahvetmek...
Daha kitabın başlarından itibaren Tolga'nın dört karakterimizi aynı asansöre koyması ile "bunu neden yaptı ki?" Demeye başlıyoruz. Çünkü hepsini bahsi geçen asansöre kitaptaki aynı bahaneler ile ama bu sefer farklı zamanlarda teker teker çağırıp onlara bilgi vermeden onları geri evrenlerine gönderebileceğini fark ettiğinizde mantık hataları başlıyor. Yani koca şirkette bunu sadece ben mi düşündüm gerçekten diye sormaktan alamıyorum kendimi. Onun haricinde ana karakterlerimizin kaçışları... Çağatay açık bir şekilde telefon kullanıyor ama teşkilatın, şirketin, polisin onları bulması uzun sürüyor? Yani gerçekten mi? Kitabın sonunda ise oluşacak son mantık hatasını (annenin diğer evrende kalması mevzusu) yazar muhtemelen son