Yazdığım her satırda göz kırptım sana, annemin kurduğu sofralarda içimden hep bir tabak ekledim. Şarkılarda seni dinledim, şiirlerde seni söyledim, Allah şahidim, bir gün beraber yeriz diye dört kıştır hiç nar yemedim.
Evet, öğretmenim ben. Evet, bir lisede öğretmenim. Kendilerini dünyanın en önemli insanı zannetmekle kendilerini bir böcekten daha değersiz zannetmenin imkansız çizgisinde mütemadiyen gidip gelen öğrencilerin öğretmeniyim. (...)Ne kadar da uzun ve sancılı oluyor insanın kendi vasatlığına alışması, kabullenmesi...
Çünkü bana yeten sevdiklerime yetmiyor bazen. Her birini (o kadar azlar ki aslında) içimin sıcaklığında koruduğumu bilsem de hissettiremiyorum demek ki.
Küçük Prens(es)ler de büyüyor sevgili düküm. Büyüdükçe kabuğuna çekiliyor, bir yanardağın tuzlu lavlarında yüzüyor, kulaçlarını yalnızlığa atıyor ve inatla çürümüyor; aksine, bir ses duyuyor ötelerden “vazgeçme” diye. Deniyor ama nasıl da zor!
Çünkü birini seviyorsanız sevdiğiniz kişi karşınızdaysa ve size bir şeyler soruyorsa, sorduğu her şeyi kendinizle ilintilendirirsiniz. Maymunların soyu tükeniyor dese, beni çok sevimli buluyor dersiniz. Everest ne kadar da yüksek dese, beni ulaşılmaz görüyor dersiniz. Karnım acıktı dese, ben onun iştahını açıyorum dersiniz. Allah belanı versin dese, beni seviyor dersiniz. Çünkü aşk böyle bir manyaklıktır, kendine has bir şifre çözücü sistemi vardır ve her şeyi canının istediği gibi kodlayıp öyle yollar beyninize. Ki beyin zaten dünden hazırdır her türlü rezilliğe...