Berşan

Küçük bir kasabaya büyük bir sirk geldi. Meydana bir çadır kondurdular ve bütün kasaba gösteriyi seyretmeye geldi. Aslanlar, kaplanlar, filler ve akrobatlar vardı. Bir yerden sonra sahneye bir sihirbaz çıktı. Seyirciler arasından bir gönüllü istedi: Bir anne, oğlunun elinden tuttu, onu sahnedeki sihirbaza götürdü ve tekrar yerine döndü. Sihirbaz çocuğu bir tabuta koydu ve kapağını kapattı. Ellerini salladı ve sihirli sözcükleri söyledi: “Abrakadabra.” Kapağı açtığında tabut boştu. Kalabalık nefesini tuttu. Sihirbaz tabutu yeniden kapattı, sihirli sözcükleri söyledi ve açtı. Çocuk dışarı çıktı ve neşe içinde annesine geri döndü. Hiç kimse, hatta annesi bile, geri dönenin aynı çocuk olmadığını fark etmedi.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Evet. Çok net. Beklenmedik şekilde gelen o anlarda şimdi, sonsuza dek sürüyor ve yaşanacak daha çok an olduğunu biliyorum. Anlıyorum. İnsanın özgür olabileceğini anlıyorum. Zamanı durdurmanın ancak hükmünden kurtulmakla mümkün olabileceğini anlıyorum. Artık ne geçmişimde boğuluyor ne de geleceğimden korkuyorum. Nasıl korkabilirim? Gelecek sensin.
Sayfa 318
Ölmek nasıl bir ansa yaşamak da bir an. Gözlerini kapar ve bütün gereksiz korkuların çözülüp gitmesine izin verirsin. Sonra korkudan muaf olan bu yeni varoluş halinde kendine sorarsın: Ben kimim? Şüpheler olmadan yaşayabilseydim neler yapardım? Haksızlığa uğrama korkusu olmadan yaşayabilseydim? Acıdan korkmadan sevebilseydim? Yarın o tadı nasıl özleyeceğimi düşünmeden, bugünün tadını çıkarabilseydim? Zamanın geçişinden ve sevdiklerimi benden çalabileceğinden korkmamış olsaydım? Evet. Ne yapardım? Kimleri umursardım? Ne için savaşırdım? Hangi yollarda yürürdüm? Nelerden haz alırdım? İçimdeki hangi gizemleri çözerdim? Kısacası, nasıl yaşardım?
Sayfa 308
Ben yalnız hissettiğimde, büyükbabamın bana umudumu kaybettiğim zamanlar anlattığı bir hikâyeyi hatırlarım: Yaşlı adam neredeyse yüz yıl boyunca yürümüştü. Yol boyunca çocukluğunu, gençliğini, binlerce zevki ve acıyı, binlerce umudu ve yorgunluğu yaşamıştı. Hafızası; gördüğü kadınlar, çocuklar, ülkeler, güneşlerle doluydu. Hepsini çok sevmişti. Bütün bunlar artık çok gerideydi; çok uzakta kalmış, silinmeye yüz tutmuştu. Hiçbiri, onun o gün ulaştığı dünyanın ucuna kadar gelmemişti. Artık okyanusun karşısında yapayalnızdı. Dalgaların kıyısına vardığında durdu arına baktı. Sonsuzca uzayıp giden ıssız içinde kaybolan kumun üzerinde ayak izlerini gördü. Her biri uzun yaşamının bir gününe denk geliyordu. Hepsini hatırladı; tökezlemelerini, zorlu zamanları, dolambaçları, mutlu yürüyüşleri, acı çektiği günlerin ağır adımlarını. Her birini düşünüp katettiği yola gülümseyerek baktı. Tam ayaklarını ıslatan karanlık suya girmek üzere arkasını döndüğü esnada bir an duraksadı. Adımlarının yanında tuhaf bir şeyin varlığını görür gibi olmuştu. Dönüp yeniden baktı. Aslında bütün bu yolu tek başına yürümemişti. Adımlarının yanında başkasına ait adımlar vardı. Buna şaşırdı. Yol boyu yanında kendisine bunca yakın ve bunca sadık yürüyen birini hatırlamıyordu. O bunun kim olabileceğini sordu. Yüzü olmayan ancak tanıdık bir ses cevap verdi: ‘Benim.’ İlâhın, Tanrı olarak adlandırılan, kendisine hayat vermiş olan insan soyunun yaratıcısını tanıdı. Bu ilâhın, insan doğduğu an, onu asla terk etmeyeceğine söz vermiş olduğunu hatırladı. İçini çok yeni ama çok tanıdık bir sevinç kapladı. Çocukluğundan beri böyle bir sevinç yaşamamıştı. Tekrar dönüp baktığında ayak izlerinin bazı günler belirgin bir şekilde birbirine yakın ve paralel olarak uzayıp gittiğini gördü. Bazı günlerse tek bir ayak izi