Hangisini daha fazla küçümsediğimi mi soruyorsun? Edebiyatı mı? Aşk denilen trajik yanlış anlamayı mı? Yoksa sadece insanları mı? Zor soru. Hiçbir şeyi ve hiç kimseyi küçümsemiyorum; buna hakkım yok. Fakat hayatımın geri kalanında ben de kendimi bir tür tutkuya teslim ediyorum. Gerçeğe. Bana yalan söylenmesine artık katlanamıyorum, ne kadınlar ne de edebiyat tarafından; en az katlanabileceğim şeyse, kendi kendime yalan söylemek.
İnsan hayattaki en trajik durumda birdenbire acı ve ümitsizliğin ötesine geçip tuhaf bir biçimde duygusuz ve kayıtsız, hatta neredeyse neşeli olur; o duyguyu bilir misin? Mesela sevdiği bir insanın cenazesinde birden aklına, evde yanlışlıkla buzdolabının kapısını açık unuttuğu ve köpeğin cenaze yemeği için alınan ete musallat olabileceği gelir. Ve daha mezar başında ilahi söylenirken, fısıldayarak ve gayet sakin bir biçimde buzdolabı konusunda harekete geçer. Çünkü içimizde bu da var; birbirine işte böylesine sonsuz uzak kıyılarda yaşıyoruz.