Bazen bir çocuk, bulunduğu ortamda anlaşılmıyormuş gibi görünür; sözü eksik, hali dağınık, içi sessizdir. Eğitim sürecinde bu hâl, “uyumsuzluk” gibi zannedilebilir. Ama tasavvufun nazarıyla bakınca insan, her kalpte yaratılıştan gelen bir emanet olduğunu bilir.
O emanet, doğru ilimle, sabırla ve hikmetle karşılaştığında aslında yeniden hatırlanır. Eğitim de tam burada başlar: sadece bilgi vermek değil, fıtratı incitmeden uyandırmak… Kalbin üzerindeki örtüyü acele etmeden inceltmek.
Ve insan şunu görür: yanlış gibi görünen topraklarda bile, doğru bir terbiye ve rahmetli bir yaklaşım olduğunda, tohum aslında kaybolmamış; sadece vakti beklemiştir.
Rabbimiz, her durumda bizlerin çabasının olması gerektiğini vurgulamıştır. Çünkü kulun gayreti, Rabbimizin ikramını celbeder.
Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün.
(Meryem Sûresi, 25. âyet)
Klavye fedaisi; ne ilim bilir ne irfan…
Ne delil tanır ne usûl…
Cerh nedir bilmez, ta‘dil nedir bilmez;
istisnayı, haber-i vâhidi, erkânı tanımaz…
Ama yine de hüküm verir, ahkâm keser.
Nefs-i emmârenin esiri kimse,devekuşu gibidir.
Deve kuşu,her ne kadar deve ve kuş niteliklerine sahipse de, ne deve gibi ağır yük taşıyabilir,ne de kuş gibi havada uçabilir.
Uçması söylense deveyim diye cevap verir, yük tasıması istense kuşluğundan dem vurur.