Çocuk denecek bir yaşta bir kızın, bir adama duyduğu hayranlıkla başlar her şey. Bu hayranlık zamanla suskun bir aşka, ardından bir ömürlük adanmışlığa dönüşür. Kadın, onu uzaktan izler; varlığını merkeze alır ama kendi hayatını hep gölgede bırakır. Başka bir zamanda, başka bir yerde, adamın bile farkında olmadığı bir yakınlık yaşanır. Bu birliktelikten bir çocuk dünyaya gelir ve kadın, her şeye rağmen gerçeği adamdan saklamayı seçer.
Tüm zorluklara tek başına göğüs gerer; çocuğunu yalnız, sessiz ve onurlu bir mücadeleyle büyütür. Baba hiçbir zaman bilmez. Ta ki çocuğun ansızın ölümüyle kadının tutunacak son dalı da kırılana kadar… Artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığında, hayatı boyunca içinde taşıdığı gerçeği bir mektupla dile getirir.
Her doğum gününde isimsizce gönderilen çiçekler, bu kez yerini kelimelere bırakır. Kadın, adamın doğum gününde ona bir mektup yazar. Bu mektup bir hesaplaşma değil, bir talep hiç değildir; yalnızca gecikmiş bir aşk itirafıdır. Ama okuyucu bilir ki bu itiraf, istese de asla karşılık bulamayacaktır.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, karşılıksız sevginin, görülmeyen bir hayatın ve sessizce taşınan fedakârlığın en sarsıcı anlatılarından biridir.