Bu artık alışkanlığa dönüşmüş din ve inanç dünyası, toplumsal hayatımızın en hazin olgularından biridir. Bütün yeni şeyler, böylesi bir inanç alanında, tıpkı taş bir duvarın gölgesindeymiş gibi yavaş, çarpık gelişir, cılız kalır. Bu karanlık inanç dünyasında sevginin ışığına pek yer yoktur; buna karşılık öfke, kin, aşağılanmışlık ve her zaman nefretle el ele olan kıskançlık çoktur. Bu inancın ateşi gibi görünen şeyse, çürüyüp irinlenmenin fosforsu ışıltılarından başka bir şey değildir.
Düşünce ve duyguları önyargı ve dogmaların o alabildiğine dar ve ağır kılıfına öylesine alışmıştı ki, kanatları yolunmuş ve sakat bırakılmış olmalarına karşın rahat rahat yaşayıp gidiyorlardı.
İradeleri sıfırlanmış, geleceğe doğru gelişme yeteneklerini yitirmiş bu insanlar, herhangi bir sarsıntı onları alıştıkları yerden koparıp başka bir yere attığında, hiçbir şey yapamıyor ve dağdan kopan bir kaya gibi yuvarlanıp gidiyorlardı. Köhnemiş, ömrünü tamamlamış gerçeklikler mezarlığındaki postlarına; geçmişe değgin anılarına, zulme ve acı çekmeye duydukları hastalıklı tutkularına ölümcül bir şekilde bağlanmış bu insanların hayatlarından zulmü, acıyı çekip aldığınız zaman, geriye hiçbir şey kalmamışçasına boşalıp hafifliyorlar ve güneşli bir günün bulutları gibi belli belirsiz bir esintiyle gökyüzünde yok olup gidiyorlardı.
bu inadın, bulundukları yerden başka gidecek yerleri olmayan, aslında eski söz ve davranış biçimleri içinde taşlaşıp kalmış oldukları için bir yerlere gitmek gibi bir istekleri de olmayan insanların edilgenliğinden başka bir şey olmadığını anladım.