·
Okunma
·
Beğeni
·
21,2bin
Gösterim
Adı:
Ekmeğimi Kazanırken
Baskı tarihi:
31 Ekim 2018
Sayfa sayısı:
435
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053325482
Orijinal adı:
В людях
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Maksim Gorki'nin, edebi olgunluk çağı ürünlerinden olan Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim adlı otobiyografik üçlüsü, yazarın başeseri sayılageldiği gibi tüm Rus edebiyatı içinde yer alan mükemmel otobiyografilerden biridir.Gorki'nin çocukluk ve gençlik yıllarını anlatan üçlü, bir yazarın kendinden çok çevresi üzerinde durduğu, iç gözlemden çok dış gözleme yer verdiği ender otobiyografik romanlardan biri, aynı zamanda Gorki'nin gözlemciliğiyle anlatım yeteneğinin doruğa ulaştığı, kendinden önceki Toplumsal Gerçekçilik ustalarıyla birlikte kendisini de aştığı başeserdir.
440 syf.
·22 günde·10/10 puan
Kitabı en sonunda bitirdim. İlk bölüm inceleme, ikinci bölüm ise bir öyküdür. Keyifli okumalar dilerim.

İlk Bölüm:

Maksim Gorki’nin bir eseri daha biter ve böylelikle onun gönlümde yükselişi tüm hızıyla devam eder. Bilemiyorum… Okuyacağım sürüyle kitap, tanışacağım onca yazar olacaktır lakin mümkün müdür? Gorki’nin samimiyetini, çocuksu ruhunu, masumiyetini, şahsına münhasır anlatımını bir başka yazar da görebilmek! Elbette diğer kitapları da beni derinden etkiledi ancak bu kitabı daha bir dokundu. Sanki bu kitabında Maksim’in ruhu kitabın içine saklanmıştı; kitabı her açışımda bu ruh özgür kalıyor ve benimle için için konuşuyordu.

Kitabımızın ana karakteri Aleksey’in çocukluktan gençlik yıllarına varan zamanını ele alır Ekmeğimi Kazanırken. Bu süreçte, zorluklar üst üste biner ve ağır bir yük olur Aleksey için. Tabi ki bu zorlukların ana nedeni insanlar ve onların zihninde ürettikleri Tanrılarıdır! Bu bizim bildiğimiz Tanrı değil elbette, bahsi geçen Tanrı, bazı insanların kendilerince izole ettiği bir Tanrıdır. Günümüzde de öyle değil midir? Herkesin kendine has bir Tanrısı vardır ve bu Tanrı herkesçe farklıdır. Öyle ki; bir insanın herhangi bir eyleminde bu Tanrı, onu ödüllendirirken aynı eylem için bir başkası adına ceza sebebi. Şunu da belirtmek isterim, ben Tanrıyı yargılamıyorum; yargıladığım husus insanlar ve onların zihnindeki kuruntularıdır. Neyse zaten bu durumu kitap içerisinde çok güzel izah etmiş Maksim; “Bir şey açık seçik ortadaydı: İnsanın gönlünce yaşamasını önleyen iki güç vardı ki, bunlar Tanrı ve insanlardı.”

Kitabın içeriğine dönelim; Aleksey çeşitli zor işlerde çalışmak zorunda kalır. Toplumun en alt tabakasının profilini, bu işlerde edindiği izlenimlerle çok iyi ve keskin bir anlatımla adeta okuyucuya çizer Maksim. Çizmek onun işidir ve bana göre edebiyatın ressamıdır. Size öyle detaylı ve hoş tablolar çizer ki hani derler ya, ‘alır okuyanı götürür farklı diyarlara’ diye işte bu taşımacılığın babasıdır Maksim A.Ş.

Ülkemizde Maksim’in kitapları pek okunmuyor. Okunmamasının birden fazla parametresi var yine bana göre. Bunlardan ilki, eserlerinde hep sistem eleştirisi vardır ki bu sistemin asla istemeyeceği bir durumdur. İkincisi, insanların zaten zor bir hayatı vardır ve iç karartıcı eserleri her insan okumak istemez. Üçüncüsü ise, diğer yazarların aksine anlatımında okuyucuyu tek yumrukla yere seren bir üslubu yoktur. Bunun yerine on beş round okuyucu ile dövüşür ve uzun soluklu bir kavganın sonunda okurunu yere serer. Ufak ufak durmaksızın yumruklarını indirir ve okur-bende de olduğu gibi- kitap bittiğinde güzel bir dayak yemişe döner.

Son olarak Maksim’in en sarsıcı yumruğunu sizinle paylaşmak isterim: “Biliyorum siz iyi uydurulmuş dehşet sahnelerinden hoşlanırsınız ama ben korkunç gerçek olaylar biliyorum, bunlar günlük yaşamın tüyler ürpertici olayları! Nasıl ve hangi dünyada yaşadığınızı anımsamanız için, o olaylara ilişkin öykülerle sizi şoke etme hakkımı kullanıyorum. Bizler, hepimiz pis rezilce bir yaşam sürüyoruz: İşte bu öyküler bunu gösteriyor. Korkunç gerçek, güzel yalancıların cicili bicili sözcükleriyle saklanamaz. Yaşama doğru gitmeliyiz. Yüreklerimizdeki insanca şeyleri yaşamamıza yansıtmalıyız!!!”


İkinci Bölüm:


Bir yandan kitap okuyor bir yandan da sıranın bana gelip gelmediğini kontrol etmek için sıra numaralarının sürekli değiştiği led ekrana bakıyorum. Sıranın gelmesine hayli var ve ben bu nedenle tekrar kitabımı okumaya dönüyorum. Tam kendimi kitaba verdim diyorum ki bu seferde telefonum çalıyor. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara görüyorum. Aklıma, yaptığım iş başvuruları geliyor. “Efendim… tabii olur ne zaman? Demek Cuma saat on iki de. Tamam Tarihi Bozkurt Hanı. Tamam olur gelmezsem bildiririm. Teşekkür ederim, iyi günler.” Diyorum ve telefonu kapatıyorum. Tahmin ettiğim gibi yine bir iş görüşmesi içindi bu arama.

Bugün Cuma erken kalktım, iş görüşmesi için hazırlandım, sırt çantamı da alarak yola koyuldum. Son zamanlarda İstanbul da göçebe bir yaşam sürüyorum. Sırt çantamda birer adet diş fırçası ve macunu, bir adet kulaklık ve bunun yanında da dört yüz küsur sayfalık Gorki’nin kitabı olduğundan mıdır bilmiyorum çantamın ağırlığını hissetmiyorum. Metro’ya giderken diğer insanların peşi sıra yürüyorum. Gözüm sürekli etrafta. Her bir insanı inceliyorum, kimisi kısır iş döngüsüne girmiş uykulu gözlerle sanki programlanmışçasına verilen koordinatlara hareket ediyor, kimisi okuluna gidiyor, kimisi de benim gibi her şeyi anlamlandırmaya çalışıyor. Herkesin yaptığı tek ortak eylem ise şu nokta da yürümek. İnsanlar yürürken ayaklarının bastığı yerlerden toz, toprak havalanıyor peşi sıra gelen gölgelerinin üzerine siniyor. Zannediyorum ki benim gibi gölgeler de bir zorundalık olduğunu fark ediyor, kızıyor ancak el mahkûm sesleri solukları çıkmıyor.

Acelem yok görüşmem on ikide ve ben kitap okuyabilmek adına kalabalığın gitmesini bekliyor ve uygun bir yer arayışına giriyorum. İlk tren gidiyor, ikincisi gidiyor ve ben ancak üçüncüsünde kendime istediğim gibi bir yer bulabiliyorum. Sırt çantamı dizlerimin üzerine, onun üzerine de kitabı konumlandırarak Aleksey’in yarım kalan hikayesine devam ediyorum. Tren yavaştan hareket alıyor. Aleksey, bir gemi de işe girmiş çok küçük meblağlara canı çıkana kadar her gün çalışıyor. Bir diğer yandan burada çalışan insanlardan ve bunların sorunlarından bahsediyor. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bir sıkıntı var diyor ancak ben nedense anlamıyorum, herhalde yaşamam gerek diyorum kendi kendime. Yolcular iniyor, biniyor kalabalık hiç azalmıyor. Tren kavisler çizerek yoluna devam ediyor. Bu esnada trenin camından fırsatını bulan küçük bir güneş ışını kitabımın üzerine düşüyor. Bir sağa, bir sola, bir yukarı, bir aşağı derken düşüncelerim dağılıyor. Evet ben şu anda trende olabilirim ama düşüncelerimle ben aslında gemideyim. Diğer insanların arasında bedenimi bırakarak tekrardan Aleksey’in yanına gemiye geçiyorum...

Nihayet belirtilen tarihi hana geliyorum. Kapıda duran güvenlik, sanki biri tembihlemişçesine yüzüne uymayan maskeyi gizleyemeden ve yaratılışına bir o kadar ters olan yüz ifadesiyle benden kimliğimi vermemi rica ediyor. Kimliği uzatıyor, ziyaretçi kartını alarak bir üst kata çıkıyorum. Danışmadaki bayan beni bekleme odasına alıyor. Odadan çevreye göz gezdiriyorum ve ofiste çalışanlara gözüm takılıyor. Her biri hayat heyecanını sekiz saatliğine bir kenara bırakmış, birer makine edasında bilgisayar başında, çalışma ve işleme prensibi anlamında bir bilgisayardan farksız olarak zaman geçiriyorlar. Arada birkaçı kalkıyor çay, kahve alıyor ve tekrar aynı noktaya konumlanıyorlar. Garip bir duyguya kapılıyorum. Sanki bu bekleme odasında yaşayıp ihtiyarlamışım gibi geliyor bana. Yarın, gelecek hafta, gelecek kış, gelecek yıl burada neler olacağını şimdiden biliyorum.

İşe alım uzmanı yanıma gelirken sahte bir gülüşle hoş geldiğimi söylüyor. Halbuki hiç hoş değilim, hiçbir yere de nedense ne hoş gelebiliyorum ne de hoş gidebiliyorum. Uzman olan bu kadın (patronların kendilerini iyi hissetmeleri için taktığı sıfatlardan birisi olsa gerek bu uzman sözcüğü ki bu sıfatlar işçiler arası sınıf farklılığını yarattığı çok aşikâr.) orta yaşını çoktan geçmiş, kilolu denecek kadar bulunduğu ortamda yer kaplayan, yüksek numaralı gözlüğü ile zar zor etrafı görmeye çalışan her işçi gibi bir varlık. Neyse odasına geçiyoruz ve bana iş için aradıkları nitelikleri sayıyor. Şu olacak, bu olacak derken yaklaşık bir beş dakika geçiyor. Kendimde olanı anlatıyor ve yapabileceğim işlerden bahsediyorum. Sonrasında sormak istediğim bir şey olup olmadığını soruyor. Maaş aralığımı, iş başvurusunda belirtmiştim ama yine de merak ettiğimi ifade ediyorum. Kadın, aslında ilk görüşme de böyle bir politikaları olmadığını ancak yine de bu politikayı bir defalığına çiğneyeceğini önden söyleyerek, maaş aralığının bin beş yüz ile iki bin arasında olduğunu ortalığa tükürüyor. Zaten bu tarz hiyerarşilerden nefret eden birisi olarak gerginliğim ve öfkem hat safhaya ulaşıyor. Ellerimin titremesini kontrol edemezken bir yandan da sağ gözüm seğirmeye başlıyor. Vücudum, zihnimden önce isyan etmeye başlıyor. Maaş aralığımın bilinmesine rağmen hem vaktim çalınmış hem de bu pis düzende oyununun bir parçası olmuştum. Zihnim gidip geliyor. Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki çizgiyi kaybetmeye başlıyorum. Bulunduğum konumdaki her nesne hareket ediyor, yer değiştiriyor ve farklı bir hal almaya başlıyor. Kafamı kaldırıp çevreme göz gezdirme gereksinimi duyuyorum. Masalarının başında oturan çalışanların, bileklerinden masanın demir bacağına yaklaşık olarak onar metrelik zincirlerle bağlı olduğunu görüyorum. O kadar çabuk zayıflamışlar ki kemiklerini sayabiliyorum. Halbuki bu kemikleri sayılabilen kolları tutan masaya bağlı olan zincirler değildi. Zannediyorum ki bu insanların başka yerlerinde, görünmeyen daha başka zincirler vardı. Ofisin en güzel odasından takım elbiseli bir adam çıkıyor. Öyle ki nereden baksam üç yüz kilo ağrılığında olan bu adamın eni ve boyu neredeyse eşit. Sanki bir taraf zayıflarken bir taraf şişmanlıyordu. Bu defa, karşımda oturan kadına kayıyor gözlerim. Onun görünüşü daha ilginç geliyor. Yüzü kararmış gözleri büyümüş vaziyette elindeki kelepçeli zinciri sallayarak bana bakıyor ve bir şeyler söylemeye çalışıyor. Çok ani olarak kendime geliyorum. İyi misin diye soruyor uzman kadın. Ben okumaya başladığımdan beri iyi olamıyorum bunu kesinlikle bilmiyor, bilemez de. Keşke okumasam diyorum! Hep kitap okumaktan ileri geliyor bunlar. Evet evet bundan sonra okumayacağım, bunlara hiç gerek yok diye geçiriyorum aklımdan. İyim teşekkür ederim. Ancak benim maaş aralığım başvuruda belliydi buna rağmen beni buraya kadar yordunuz diyorum. Biz ne olursa olsun yine de adaylarla görüşmek istiyoruz diye karşılık veriyor. Ama biz adaylar istiyor muyuz neden bu kadar umursamazsınız diye gerginliğimi atmak üzere konuşmaya devam ediyorum. Atladığınız bir şey var bayım; bizim bu vereceğimiz maaş tamamen yasal, yani sigortanız bu aralık üzerinden yatacak diyor. Benden kanunsuzluğu bir tatmin nedeni olarak görmemi mi istiyorsunuz diyorum öfkemi atmak bir kenara dursun öfkem, giderek artmaya devam ediyor. Sizin için, çocuklarınız için, etki ettiğiniz tüm insanlar için üzülüyorum. Bu modern köle sisteminde ki hiyerarşide kendinize bir yer bulduğunuzdan, bu olanlar sizi rahatsız etmiyor. Rahatsız etmemek bir kenara insanları, bu sisteme dahil etme adına müthiş bir çaba içerisindesiniz. Bence siz bu sistemi kuranlar kadar kötü bir insansınız diyorum. Son olarak paralel evrende orada o maaşı kabul edip zincirleri kollarına takan bir ben bırakıyor ve ayrılıyorum odadan, ofisten, tarihi handan.

Geldiğim yolun aynısını geri tepiyorum. Metro sakin, kalabalık azalmış kendime rahatça bir yer buluyorum. Elim istemsizce çantama oradan da kitaba gidiyor. Aleksey düşüyor aklımın en derin kuyusuna ve onu anlamaya başladığımı hissediyorum. Biliyorum çok radikal bir karar almıştım ancak daha radikal bir karar alarak tekrar okumaya başlıyorum. Kitap henüz bitmedi ancak bu yazımı oluşturmam için bir neden oldu. İyi ki edebiyat var diyorum ve okuyan herkese teşekkür ediyorum.
432 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10 puan
Bu eser Maksim Gorki'nin otobiyografik üçlemesinin ikinci kitabıdır. Yazarın hayatı ve insanları tanıma sürecinin yanı sıra Rus orta sınıfının, köylülerin ve işçilerin hayat mücadelesini de anlatıyor. Gorki küçük yaşlarda iş değiştirerek bir yandan insanları ve hayatı gözlemler, bir yandan da kitapları keşfeder. Okuma tutkusu onu gerçek hayatın çirkinliklerinden uzaklaştırır, başka bir hayatın olabileceğini düşünmesini sağlar. Yaşça o kadar büyümemiştir ama yaşının getirdiği olgunluğun fazlasını taşımaktadır.

Kitap, Rus edebiyatının klasik betimlemelerinin izlerini taşıyor. Betimleme sevmeyen okuyucuları biraz yorabilir ancak bunlar ağır olmadığı için Gorki'nin hayatı akıcı ilerliyor. Keyifli okumalar.
435 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10 puan
Maksim Gorki'nin otobiyogrofik üçlemesinin 2.kitabı.

Hayatının 10 yaşına kadar ki bölümünü anlattığı(Çocukluğum) u okurken bu kadar ayrıntıyı ,nasihatleri nasıl  hatırlayabiliyor diye düşünürken,  10 -15 yaş aralığını anlattığı bu kitabının hacminin, öncekinin 2 katı olması pek şaşırtmadı. Ayrıca Çocukluğum'a yaptığım incelememde(#26409705)
acaba dini yönünü çok mu abarttım diye düşünürken, bu kitabın ilk sayfalarında, bir marksist olan ve arası Lenin'le iyi olan Gorki'nin, dine verdiği önem ve hristiyanlıkla marksizmi bağdaştırma çabası, "Marksizmden sapma" olarak görülüp eleştirildiği ve zamanla araya soğukluk girdiği bilgisiyle karşılaştım.

Kitap genel olarak Gorki'nin, gençlik çağına adım atarken Tanrı, teslis inancı , Rus toplumunda kadına verilen değer, ölüm, sömürülen ve itibarsizlastirilan işçiler konularına yoğun bir sekilde değinerek ,karşılaştığı insan tiplemeleriyle, yaşadıklarını anlamlandırarak bir mantık kurma çabası  üzerine.Şöyle ki:

*Kadınların; "Tanrıyı bile kandıran Havva Ana'nın" soyundan geldiğine inanılır, her türlü kötülüğün kaynağı olarak görülür, dövülür, hakaret edilir, eğlence aracı olarak görülürler. Kadınlar da artık bu durumu kabullenmiş ,kendileri dahi hemcinslerine acımasız davranır,alaya alır,hesapsızca dedikodular yapılır,küçümsenir.

Ve Gorki sorar:Peki annem...ya büyükannem?
Onlara bu değeri yakıştıramaz.

*Kendini tüm maddi şeylerden soyutlamasını, dünyayla bağını koparmasını ve Tanrıya adaması gerektiğini söyleyen rahibin, beyaz bakımlı elleriyle, kendi parçalanmış ellerini karsılaştırır ve sorar:

Peki ya Emek...Geçim...Alınteri?

*Gününü gün et, hayatı ve insanları pek kafana takma, eğlenmene bak diyenlere sorar:
Peki ölüm?Ya sonrası?

*Dilinden tanrı kelimesi düşmeyen, ahlaklı görünüp hırsızlığı karakter olarak benimsemiş sürekli birbirinden çalan işçiler ve patronları görür.

Peki ya ahlak?..Hak?...Hukuk diye sorar.

Zamanla Dostoyevski'nin  Budala'sına dönüşür.Öyle de muamele görür.

"Hayat, ruhumdaki en iyi şeyleri inatla ve kabaca siliyor, onların yerine alay edercesine birtakım çirkinlikler koyuyordu. Hayatın bu zorbalığına karşı kızgınlıkla ve inatla direniyor ve herkesle aynı ırmakta yüzüyordum, fakat su benim için daha soğuktu ve diğerleri gibi su üzerinde kolayca duramıyor, ara sıra suyun dibine battığımı sanıyordum."

Ve kitaplarla tanışır.
"Bir kitabı bitirdikten sonra kendi hayatımıza döneriz; ancak artık farklı biriyizdir" diyen  Alain de Botton'u bir kez daha haklı çıkartır.

Olayları anlatırken Gorki, arada kesip  hayat felsefesine değiniyor, yaşadıklarını yorumluyor.Bunu yaparken,çocukken çektiği bedeni acılara artık düşünce sancıları da eklendiği için ,kimi zamanlar hüzünlü kimi zamanlar da muzip betimlemeler yapıyor.Ama henüz düşünceleri netleşmemiş olduğundan, onunla beraber bizler de toplumun genel havasını en yalın haliyle görme fırsatı bulup, sorulara cevaplar arıyoruz.Gerçekten onu tanımak istiyorsanız sıkılmadan okuyabileceginiz bir kitap.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kitabi bitirdikten sonra aklımda birçok soru işareti oluştuğu için "Rus toplumunda kadın" konulu bir araştırma yapma gereği duydum.

Kitabin sonunda fihrist bölümünde şöyle bir bilgi yer alıyor.

*Hıristiyanlık, Rusya’ya Yunan papazları tarafından sokulmuştur. Ülkede yaygın ve yürürlükte olan din kitapları, Yunanca’dan çevrilmiş elyazması kitaplardı. Bu din kitaplarını, çoğu cahil olan Rus papazları Rusça’ya çok kötü çevirmişlerdi. Bu yüzden Hıristiyanlıkla hiçbir ilgisi olmayan birçok saçma sapan inançlar ve gelenekler, Rus Kilisesi ve Rus halkı arasında yayıldı. Nihayet 1655 yılında Moskova Patriği Nikon, bütün din kitaplarının çevirilerini, Yunanca metinlere göre düzelttirdi."

Bu çok önemli bir bilgi.Çünkü ortada din adı altında cok büyük bir yanılmışlığın olduğu aşikar. Bu bilgi üzerine Eski Yunan Medeniyetlerinde Kadın konusunu araştırınca şunu gördüm.

( http://blog.kavrakoglu.com/...anda-kadina-siddet-1)

Hristiyanlığın zaten değiştirilmiş şekli olan teslis inancının bir de Yunan mitolojileriyle harmanlanmasıyla ortaya cıkan olgu zaten bir din degil ve her sağlıklı bünyenin karşı çıkması ve çözüm üretmesi gereken bir durum .

Son olarak şu haber,bizim ülkemizde oldugu gibi Rusya' nın da  "Kadın' ın Degeri"konusunda sınıfı geçemediğini gösterdi.

(http://www.medyagunlugu.com/...dinlarin-cilesi.html)

Buraya kadar okuyabildeyseniz ayrıca teşekkür ediyor ve konuya daha hakim arkadaşların bu konudaki yorumlarını merak ediyorum.

İyi okumalar dilerim:)
400 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Onca kötülüğün içinde tertemiz saf kalmış sevgili Alyoşa
Küçücük bedenindeki o kocaman yüreğini öyle sevdim ki ..
Kitaptaki yazarın nefis betimlemeleri alıp götürdü beni ..
Sayfa sayısından başta ürkmüş hatta okumasam mi diye içimden geçirmişligim bile oldu. Pişman oldum.. Böyle düşünceyi aklımdan bile geçirmemeliydim
Yazarın emeğine sağlık farklı yollar farklı ufuklara doğru bir serüvene çağırdı beni bende gittim hos karsilandim hoş da ayrıldım..
Teşekkürler Alyoşa
446 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Ekmeğimi Kazanırken Roman Eleştirisi
Ah Gorki; Rus yazarları çok severim, ayrı bir ilgi duyarım fakat Gorki çoçukluğumdan bu yana en iyi arkadaşımdır...
Ekmeğimi kazanırken; Gorki’nin otobiyoğrafi üçlemesinin ikinci kitabıdır. Aleksey Maksimoviç Peşkov yoksullukla ve acıyla dolu bir hayat sürdüğü için Rusça’da acı anlamına gelen Gorki takma adını kullanmaya başlar. Bu yaşadığı acı dolu hayat ona dev eserler olarak geri dönmüştür.
Roman devrim öncesi Rusya’nın içinde bulunduğu koşulları anlatır. 19 yüzyılın bitiminde çarlık Rusyasında küçük burjuva sınıflarının yaşam koşullarını, emekçi sınıfların içinde bulunduğu çıkmaz “ahlak” kuralları ve dinin insanları etki ve baskı altına almış şeklini ergenlik dönemindeki bir çoçuğun gözüyle, sade ve akıcı bir uslupla aktarır.
Kitapta çok sayıda karakter bulunmaktır. Bunların hepsine değinmek zor ve akıl bulandırıcı. O yüzden kitaba yön veren karakterleri ele alalım.
Ana karakter olan Aleksey’in çoçukluktan gençliğe kadar olan süreçte ekmeğini kazanmaya başlamasını konu alır. Bu süreçte çok büyük zorluklarla karşılaşır on yaşında bir ayakkabı mağazasında başladığı çalışma hayatı; bulaşıkçılık, dinsel tasvirlerin yapıldığı atölye, kuş yakalama, gemide aşçı yamağı gibi yorucu işlerle uğraşır. Aleksey çoğu kez azarlamalara ve şiddete maruz kalır patronunun annesinin Aleksey’e attığı kamçıyı kendi belimde hissettim. “Sırtından tam kırk iki kıymık çıkardım, dostum, dedi; bunu unutma, övünebilirsin bunla! Yarın aynı saatte pansumanını yaptırmaya gel. Seni sık sık döverler mi?” (206)
Büyükanne karakteri; Aleksey’i çok sever ve hep ona yardımcı olur. İyilik timsali bu kadının Tanrısı çok farklıdır hep iyiliğe yönelten, başkalarına iyilik yapan bu kadın, her zaman Aleksey verdiği öğütlerde Tanrıdan bahseder. Onun küçük manileri ayrı güzellik katmıştır romana
Zengin Tanrıdan korkmuyor
Son hesap gününü hiç düşünmüyor
Yoksulu ne dost edinir, ne de kardeş,
Tek derdi, var mı yok mu nara!
Oysa o altınlar, kızgın kömür olacak ona
Cehennemde!(37)
Gemicilikte aşçı yamağı olarak çalışmaya başladığı sırada ustasının kitaplara düşkünlüğü ve Aleksey’e zorla kitap okutmasıyla başlar öğrenme aşkı. Alt sınıftaki insanlar dedikoducudur, eğitimsizdir, kitaplardan korkarlar ve şeytan işi olduğunu söylerler. Sadece ekmeklerini kazanmaya bakarlar, yeri geldiğinde hırsızlıkta yaparlar. Aleksey çocukluktan gençlik yıllarına kadar olan süreçte ona öğretilen ahlak ve dinin nasıl ters işlediğini görmüştür. Kitap okuması ve bulması oldukça güçtür. Çalıştığın evin karşısında bulanan kadından aldığı kitapları geceleri mum ışığında gizli gizli okumaya başlar. Kitap okumasının hoş görülmez ve sık sık dalga geçilir. Din kitapları okuması öğüdü verilir. Aleksey onlarıda okumuştur. Eline geçirdiği her şeyi okur ve büyük zevk duyar. Eczacı Goldberg’le tanışır ve ondan kitaplar hakkında şu güzel öğüdü alır. “Sözcükler, dostum, bir ağacın yaprakları gibidir. Yapraklarının birinin neden böyle, bir diğerinin neden şöyle olduğunu anlamak için ağacın nasıl yetiştiğini bilmek gereklidir ve bunun için okumak...Kitap dostum, içinde her şey yararlı ve hoş her şey olan iyi bir bahçe gibidir...”(202)
Aleksey kitaplarda okuduğu yaşantıları güzellikleri gerçek yaşamında bulamadı. Kadınlara okuduğu kitaplarda saygı gösteriliyor seviliyordu. Yaşadığı hayatta kadınlarla gönül eğlendiriliyor, canları sıkılınca dövüyorlardı. “Kadın bir güçtür, o Tanrıyı bile kandırmıştır! Zaten Havva yüzünden bütün insanlar cehenneme gitmektedir.”(89)
Midesini kitaplarla doldurdu. Hayatına yön vermeye çalıştı. “Hayat ormanında da böyle bir yol tutturmaya karar verdim.”(446)
Ve içinde okuma fırsatı bulma umuduyla Kazan’a yollanır.

Kitabın basıldığı yıl; 2005
Yayınevi; İlya İzmir yayınevi
Yazarın adı; Maksim Gorki
Sayfa sayısı; 446
Fiyat; 25 tl
Türü; otobiyoğrafi
Bir diğer eseri; benim üniversitelerim
#ArzuAytan
400 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Gorki'yi ilk Ana kitabı ile tanıdım. Abim kitap aşkımı bildiği için en iyi doğum günü hediyesi olarak kitap almayı uygun bulup Maksim Gorki ile tanışmamı sağladı. Hediyeyi verirken de beğeneceğimden emin bir şekilde verdi. Ama ne yalan söyleyeyim kalemini bu kadar seveceğimi düşünmemiştim başta taa ki Ana'yı okumaya başlayana kadar. Beni kendine çeken bir yanı vardı Gorki'nin kitap okumayı sevmek gibi bir ortak yanımız olduğundan ya da yazıları hayatında yaşadığı acılardan oluştuğundan bu kadar samimi ve güzel gelmiş olabilir. Gelelim otobiyografik üçlemesinin ikinci kitabı olan Ekmeğimi Kazanırken kitabına. .
Aleksey ailesinin mal varlığını kaybedip yoksul düşmesi üzerine yeri geldi ayakkabı mağazasında yeri geldi gemide ve dâhi ikon atölyesinde çalışır. Bu süreçte kitaplarla tanışır ve edebiyata ilgi duymaya başlar. Ama Gorki'nin okuduğu kitaplarda bulduğu düşünce temizliği ve güzelliğinin aksine içinde bulunduğu toplumu şiddet sarmış, amaçsızlık ve düşmanlık hat safhaya gelmiş durumda. Okuduğu kitaplardaki hayatların aksine böyle bir hayat içinde yaşamak ziyadesiyle acı veriyor kendisine. Ben Aleksey'in hayatında çoğu zaman kendimi buldum yeri geldi aynı hayal kırıklığını yaşadım yeri geldi aynı sancıyı.
Hepimiz bir parça yaşamışızdır değil mi? Kitaplardaki hayata kendimizi kaptırıp bir an için kendi çevremizdeki insanlardan da aynı güzelliği bekleyip insanlara sevgiyle kucak açıp ondan nankörlük görmeyen yoktur sanırım. Gorki uyarıyor kitabın başlarında " İnsana inanılır mı hiç? Ah, seni küçük budala!” diyerekten.
Bence siz de Aleksey ile tanışıp acısına ortak olmalısınız. .
Kitabı tavsiye eder keyifli okumalar dilerim
384 syf.
·14 günde·Beğendi·8/10 puan
Maksim Gorki'nin bu eseri, kendi hayatı üzerinden, içinde bulunduğu toplumun, burjuvaziyi, işci sınıfının toplumdaki statüsünü kaleme aldığı otobiyografik üçlüsünün ikinci kitabı.
19.yüzyılın Rusya'sının, insanların dine bakışı, birbirlerine davranışları, toplum yapısının pek çok karakterlerle gözler önüne sermiş. Zaten kitabın arka kapağı içeriğini en net şekilde özetlemiş.
435 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10 puan
Maksim Gorki ‘nin otobiyografi üçlemesinin 2. Kitabıdır.

Gorki, kendi hayat hikâyesinden, çocukluğundan yola çıkarak kaleme aldığı bu romanda kendi yaşamının yanında Rusya'nın içinde bulunduğu durumu da anlatır.


Aleksey, ailesinin yoksul düşmesinin ardından bir ayakkabı mağazasında, kâh gemide, kâh ikon atölyesinde çalışır. Keskin gözleriyle insanları izlerken roman ve şiirle de tanışır ve okumak onun için gitgide bir tutkuya dönüşür. Yalnız, kitaplarda okuduğu insanlarla çevresinde gördükleri birbirine benzememektedir. Karmaşa içerisine düşer ve nasıl yaşaması gerektiğe karar veremez.

Okurken sinirlerinizin gerileceği çokça şiddet hikâyesi de var tabii ki. Tavsiye ederim, güzel bir kitap.
435 syf.
·10 günde·Beğendi·8/10 puan
DÜNYA KLASİKLERİ OKUMAK:

-Neden bazı kitaplara 'Dünya Klasikleri ' denir ?
-Neden 'Dünya Klasikleri' okunmalı ?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki 1800-1900'li yıllar ağırlıklı olmak üzere bütün dünyada kabul görmüş gerçekçi ve nitelikli eserlere denir Dünya Klasikleri.

-Şunu hiç sorguladınız mı bilmiyorum: o yıllardaki eserlerin toplum için yazıldıklarını herhangi bir satış kaygısı,popüler olma kaygısı olmadan yazıldıklarını fark etmişsinizdir.

- O yıllarda tüm dünyada özgürlük isteğinin artışı ve bireyselliğe geçiş,devrimler...ister istemez çağ atlatan yönetim değiştiren bu olaylarda bu çağda yaşamış değerli yazarların etkisini yadsınamayacak kadar çok olduğunu kabul etmemek mümkün değil.Topluma öncü olma,baskıcı diktatörlüklerin yıkılması,insan hakları,demokrasi ve özgürlük...O yıllarda yaşamış güçlü kalemlere borçluyuz bu ilerlemede yol almamız.

-Dünya Klasikleri okurken hiç aaa ben de böyle hayatlar yaşadım falan karakter tanıdığım şu kişiye çok benziyordu dediğiniz çok oldu mu ?

-Fikirlerinizde gelişme,hümanist bakış açısı kazanma ,empatik düşünme yeteneği...bunların geliştiğini hiç fark ettiniz mi Dünya Klasikleri okur iken ?


MAKSİM GORKİ'Yİ NEDEN OKUMALIYIZ ?

-Bir yazarı okumadan önce yazarın yaşam hikayesini araştırıyor musunuz ?

-Çarlık Rejiminden Sosyalist devrime giden süreçte Gorki'nin katkılarını düşündünüz mü ?

-Rusya'da halka öncülük eden devrime giden değerli yolda katkıları olan Rusya'daki gerçekçi yazarlardan biri olduğunu biliyor muydunuz Gorki'nin ?


EKMEĞİMİ KAZANIRKEN

-Din olgusunun ve dini değerlerin sorgulama yapılmadan saf gönüllerde yer tutması...

-Toplum içinde yalnızlık,ormanda huzuru bulma...

-Ağır çalışma koşulları,sosyal adaletin dengesizliği, emeğin sömürüsü...

-İnsanların ikiyüzlülüğü,ticaret kurnazlığı,yalanlar-aldatmalar...

-Kitap okumanın aydınlatıcı yüzü,kitap okuyan insanların çevresine verdikleri ışık...

....

Roman kahramanımız 10-15 yaşında yaşadığı hayat deneyimleri ile (sömürülen çalışanlar,aldatılan insanlar,dine sorgusuz sualsiz inananlar...) okuduğu kitapları birleştiren olgunlaşma aşamasında çocukluğu bırakıp yetişkinliğe adım atan bir genç bir kişinin deneyimlerini anlatıyor bu eser.

Özellikle bazı romanlarda sadece kötü ya da sadece iyi insanlar var diye de eleştiriyor yazar .Bu kitabın en güzel yanlarından biri de bu yerinde tespit ! Bu romanda iyiler ve kötüler yok.Hepimizin için de olan iyi ve kötü yanlarımız var tıpkı romandaki gibi.Hiçbirimiz ne iyiyiz ne de kötüyüz.Zaman zaman olaylardan etkilenerek iyi ya da kötü davranış sergileyebiliyoruz.

-Yaşamayı bilmeyenlere ''Kalabalık yalnızlıklar,yalnız kalabalıklar '' sözü gibi bir insanın toplum içinde yalnızlığı,her şeyi dinleyip konuşulanları irdelemeden inanmamak öğüdü,yaşamayı bilenlerin kıskanıldığı,bilmeyenlerin hor görüldüğü dünya....

-Kitap okudukça aydınlanma,hatta kitap okuyan bireyin çevresini aydınlatması ve maalesef kitap okudukça yaşadığımız hayatın boş olduğu fikrini düşünme....


-Az para uğruna çok çalışma,emeğin sömürüsü,'zengin ve güçlü insanlar her koşulda haklıdır' sözünü geçerli kılma,birey olma,bağımsız düşünme...

-Birbirlerinden farklı karakterler,birbirlerinden farklı yaşamlar,renkli dünyalar,Rusya'nın sosyal ve psikolojik yönünün halkın üzerinde etkisini o dönemdeki insanların yaşamlarını inceleyerek vurgulama...

-Sade ve akıcı bir anlatım,gereksiz detaylarda boğulmama....

Kısaca OKUYUN ve OKUTUN !
519 syf.
Gorki'nin dünya edebiyatına kazandırdığı otobiyografi üçlemesinin ikincisi, Ekmeğimi Kazanırken, Çocukluğum'da yetim bir çocuğun -aynı zamanda dünya nimetlerine de yetim- dünyaya tutunma tutkusunu gösteriyordu bize. Şimdi çalışma zamanıydı, yaşam için ekmek gerekliydi. Çocukluğunda ruhen ve bedenen çektiği acılar kendisini erkenden olgunlaştırmış olacak ki! Küçük yaşında ekmek kavgasına başlamak zorunda kalmış. arkadaşları sistemli eğitimden geçerken, o hayat okulunda sınıf atlamaya çalışıyordu. Gorki, acının edebiyatını yapmıyor, gerçek hayatta alt tabakanın yaşamlarını yani dünyayla olan bağlarını anlatırken, acı kendiliğinden çıkıyordu ortaya.

Eserde Gorki, hayat basamaklarına tırmanırken karşılaştığı şeyleri yalın bir halde aktarmaya çalışıyor. Çalıştığı ortamlardaki insanların maddi olarak çektiği sıkıntıları ve bu anlamda yaşadıkları sefaleti aktarmaya çalışıyor. Aslında bu sefalet durumdan ziyade kendisini etkileyen şeyin batıl inançlar ağında çırpınan insanların davranışları olduğunu anlıyoruz. Üst tabakanın kibri ne kadar çirkin görünüyorsa alt tabakadaki bozulmuş karakterler de o kadar tiksinti uyandırıyordu... Ekmek uğruna insanlar ikiyüzlülüğü bir geçim sıfatı haline getirmeleri Gorki'yi derinden sarsıyordu... Çıraklık yaptığı bir ayakkabı dükkanındaki izlenimlerini şöyle aktarıyor: "Sık sık tanıdık bir kadın müşteriyi nazik bir şekilde selamlayıp, tatlı sözlerle uğurladıktan sonra, arkasından utanmadan bir yığın çirkin laf ederlerdi. İçimden, sokağa fırlayıp koşarak kadına yetişmek ve hakkında neler konuştuklarını bir bir anlatmak gelirdi."

Gorki, kitaplarla tanışınca düşünce dünyası değişmeye başlar. Çevresinden bulamadığı güzel şeyleri, iyi insanları kitaplarda bulmaya başlıyor, -eserde bu bağlamda birçok kitap ismi verilir, hangi kitapta veya yazarda neleri bulduğunu anlatır: "Dickens ve Walter Scott’un kitaplarını çok beğenmiştim. Bu yazarların aynı kitabını iki üç kez tekrar tekrar büyük bir keyif alarak okuyordum.
Walter Scott’un kitapları, bana zengin bir kilisede düzenlenen görkemli bir ayini anımsatıyordu. Bu ayinler biraz uzun ve sıkıcıydı, ama hep şatafatlıydı.
Dickens, benim için önünde hep saygıyla eğileceğim bir yazar olarak kaldı. Bu adam o pek güç olan, insanları sevdirme sanatında şaşılacak bir başarı elde etmişti....
Turgenyev’in kitapları kadınların şanlı ve şerefli varlıklar olduklarını vurguluyor, onları övüyordu." Her fırsatta kitaplara sarılır, kitaplarda geçenleri ile çevresindekileri karşılaştırmaya başlar ve fark eder ki, "Yabancı yazarların kitaplarında hayat daha saf, daha güzeldi." bu durum kitaplarla olan bağını daha da sağlamlaştırır. Aslında kitaplara sarılan her insanın benzer gerekçeleri yok muydu, hep gerçek hayatında bulamadıklarını kitaplar da aramak değil miydi mevzu?...

Eserdeki birçok diyalogta, okumaktan bahsedilir. O kadar çok "oku" kelimesi geçiyor ki, ister istemez Gorki'nin aslında ekmeğini kitaplardan çıkardığını düşünmeye başlıyorum. Yani Gorki ekmeğini okuyarak kazanıyor belki o zaman değil ama yıllar sonra bu ekmeği alıyor. Kitaplar olmasıydı, o öksüz insanı kim tanıyabilirdi ki! Kitaplardan kendine bir dünya oluşturan yazar, daha doğrusu kendisini eksilerden başlatan dünyaya başkaldırıp, kitaplarla kendine yeni bir dünya oluşturuyor. Okumanın gücüne daha güzel bir örnek düşünemiyorum.

Eser bağlamında Gorki'yi değerlendirebileceğimiz birçok nokta var bunlardan bir tanesi, çok karşılaştığımız bir durum diye düşündüğüm, kimsesiz çocukların asi ve bazen de anlaşılmaz hareketleri. Belki insan psikolojisi konusu olan bu durumun nedenini Gorki kendinden yola çıkarak şöyle ifade ediyor: "Felaketleri, hastalıkları, yakınmaları sevmez, nefret ederdim. Kan, dövüş gibi gaddarlıkları, hatta sözlü alayları görmeyi hazmedemezdim. Bu tepki hızla soğuk bir öfkeye dönüşür, ben de vahşi bir hayvan gibi dövüşür, sonra da yaptıklarımdan ıstırap çekecek kadar utanç duyardım.". Tabii ki Gorki'nin kitaplardan aldıklarını hayatına aktarması o kadar da kolay olmamış. Çünkü öğrendikleri, gerçek hayatıyla çelişki içindeydi yani hayat midesi öğrendiklerini hazmedemiyordu. "Başımdan geçenler, okuduklarım, zihnimi kurcalayan şeyler yüzünden sanki şişmiştim, üzerime bir ağırlık çökmüştü. İç dünyamı yokladığımda, izlenimlerimin birikimini, çeşitli eşyaların tıka basa ve gelişigüzel bir şekilde yığıldığı karanlık bir mahzene benzetiyordum. Bunları yerli yerine koymaya ne gücüm ne de yeteneğim yetiyordu...
Ve birçok şey öğrenmeme rağmen bunlar yerine oturmamıştı.
Sallanıyor ve bir masa üzerine eğri olarak konulmuş bir kap, suyu nasıl sarsarsa, beni de öyle sarsıyordu."

Gorki, o yaşlardaki ruh halini o kadar güzel ve net bir şekilde ifade ediyor ki, bunun üstüne kendimden bir şey katmaya ihtiyaç duymuyorum: "İçimde iki kişilik yaşıyordu: Bunlardan biri, bir sürü tiksindirici ve alçakça şeyle karşılaştığı için biraz ürkmüştü. Günlük yaşamın korkunç bilgileri karşısında aciz kalan bu kişi hayata, insanlara güvensizlik ve şüpheyle bakmaya, herkese, hatta kendisine bile güçsüz bir merhamet duymaya başlamıştı. Bu kişi, kitaplarla baş başa, sessiz, yalnız, insanlardan uzak bir hayatı, manastırı, orman bekçi kulübesini, İran’ı, şehrin kenar mahallelerinden birinde gece bekçiliğini düşlüyordu. Az insanın olduğu, insanlardan olabildiğince uzak bir yaşamdı bu.
Dürüst ve zekice yazılmış kitapların kutsal ruhu tarafından sınanmış ikinci kişilik ise günlük yaşamın korkunçluğunun baş edilmez gücünü görerek, bu gücün kafasını koparabileceğini, çamurlu ayaklarıyla kalbini çiğneyebileceğini hissediyor ve dişlerini kenetleyip, yumruklarını sıkarak her türlü tartışma ve kavgaya hazır bir halde, gayretle kendini savunuyordu. Bu kişilik, sevme ve merhamet duygularını yoğun olarak yaşıyor ve Fransız roman kahramanları gibi kılıcını kınından çekerek dövüşe hazır bir pozisyon alıyordu."

Bütün bunlara rağmen çevresinde seslendirilen bir parçanın sözleri âdeta hayat mücadelesinin şifresini veriyor bize:
"Kader, neşemize engel olamaz
İsterse varsın belimizi büksün" ...
ve Gorki, kaderin kendisine verdiği acıya inat kitaplardan neşeyi çalıyordu. #50862063 "Acım bana aitti, ama neşem çalıntıydı..."
445 syf.
·4 günde
İlk kez misafir olduğum Maksim Gorki'nin dünyasında inanılmaz duygular keşfetmenin vermiş olduğu heyecan ''hala ellerimi zevkten titretiyor.''
Kitap alıntıların(m)da da fark edildiği üzere Gorki tam bir kitap aşığı, tabi bu okurlar içinde en güzel aşı kaynağı.
Gorki'nin anlatımları ''öylesine kesin ve süsten uzak ki''.. Ah! Kitapta ''o sözler, öğüt dolu cümleler yüreğime öyle bir işliyor'',
aynı zamanda yazar küçük yaşta iş hayatına
atılan kahramanın dış gözlemlerini ''öyle güzel anlatıyor ki''...
Aramızda kalsın ama DÜNYA KLASİKLERİNDEN dışarı çıkmamamın sebebi
de bu aslında (yalın, didaktik, masum...). Teşekkürler Gorki diğer kitaplarında
görüşmek üzere. Dünyanı çok sevdim...:)
Evet bu öğüt dolu kitabı benim gibi klasik aşıkları için tavsiye edebilirim .
Sevgiyle kalın...
İnsanın en gözü dönmüş düşmanı, yine insandır.
İnsanın en büyük düşmanının yine insan olması bana da pek yanlış gelmiyordu,...
Maksim Gorki
Sayfa 137 - Türkiye İş Bankası Yayınları 7. Basım 2020
İnsanın dilediği gibi yaşayabilmesinin önünde iki engel vardı: Tanrı ve insanlar.
Maksim Gorki
Sayfa 147 - Türkiye İş Bankası Yayınları 7. Basım 2020

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ekmeğimi Kazanırken
Baskı tarihi:
31 Ekim 2018
Sayfa sayısı:
435
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053325482
Orijinal adı:
В людях
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Maksim Gorki'nin, edebi olgunluk çağı ürünlerinden olan Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim adlı otobiyografik üçlüsü, yazarın başeseri sayılageldiği gibi tüm Rus edebiyatı içinde yer alan mükemmel otobiyografilerden biridir.Gorki'nin çocukluk ve gençlik yıllarını anlatan üçlü, bir yazarın kendinden çok çevresi üzerinde durduğu, iç gözlemden çok dış gözleme yer verdiği ender otobiyografik romanlardan biri, aynı zamanda Gorki'nin gözlemciliğiyle anlatım yeteneğinin doruğa ulaştığı, kendinden önceki Toplumsal Gerçekçilik ustalarıyla birlikte kendisini de aştığı başeserdir.

Kitabı okuyanlar 2.895 okur

  • Umut Cem Akpolat
  • Hakan
  • Filiz erkan
  • Zahide tepeli
  • Beyza tok
  • Osman Ayan
  • Mustafa Doydu
  • Onur Korkmaz
  • Edmond dantes
  • Işıltan Ergene

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%4
13-17 Yaş
%1.5
18-24 Yaş
%19.2
25-34 Yaş
%27.8
35-44 Yaş
%37.9
45-54 Yaş
%5.1
55-64 Yaş
%3.5
65+ Yaş
%1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%52.2
Erkek
%47.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%23.9 (193)
9
%17.4 (141)
8
%17.3 (140)
7
%8.8 (71)
6
%2.1 (17)
5
%1 (8)
4
%0.2 (2)
3
%0.1 (1)
2
%0.1 (1)
1
%0

Kitabın sıralamaları