Ekmeğimi Kazanırken

8,5/10  (111 Oy) · 
388 okunma  · 
121 beğeni  · 
3.500 gösterim
Maksim Gorki'nin, edebi olgunluk çağı ürünlerinden olan Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim adlı otobiyografik üçlüsü, yazarın başeseri sayılageldiği gibi tüm Rus edebiyatı içinde yer alan mükemmel otobiyografilerden biridir.Gorki'nin çocukluk ve gençlik yıllarını anlatan üçlü, bir yazarın kendinden çok çevresi üzerinde durduğu, iç gözlemden çok dış gözleme yer verdiği ender otobiyografik romanlardan biri, aynı zamanda Gorki'nin gözlemciliğiyle anlatım yeteneğinin doruğa ulaştığı, kendinden önceki Toplumsal Gerçekçilik ustalarıyla birlikte kendisini de aştığı başeserdir.
  • Baskı Tarihi:
    2015
  • Sayfa Sayısı:
    435
  • ISBN:
    9786053325482
  • Orijinal Adı:
    В людях
  • Çeviri:
    Mazlum Beyhan
  • Yayınevi:
    İş Bankası Kültür Yayınları
  • Kitabın Türü:
Anıl 
 17 Şub 2017 · Kitabı okudu · 22 günde · 10/10 puan

Kitabı en sonunda bitirdim. İlk bölüm inceleme, ikinci bölüm ise bir öyküdür. Keyifli okumalar dilerim.

İlk Bölüm:

Maksim Gorki’nin bir eseri daha biter ve böylelikle onun gönlümde yükselişi tüm hızıyla devam eder. Bilemiyorum… Okuyacağım sürüyle kitap, tanışacağım onca yazar olacaktır lakin mümkün müdür? Gorki’nin samimiyetini, çocuksu ruhunu, masumiyetini, şahsına münhasır anlatımını bir başka yazar da görebilmek! Elbette diğer kitapları da beni derinden etkiledi ancak bu kitabı daha bir dokundu. Sanki bu kitabında Maksim’in ruhu kitabın içine saklanmıştı; kitabı her açışımda bu ruh özgür kalıyor ve benimle için için konuşuyordu.

Kitabımızın ana karakteri Aleksey’in çocukluktan gençlik yıllarına varan zamanını ele alır Ekmeğimi Kazanırken. Bu süreçte, zorluklar üst üste biner ve ağır bir yük olur Aleksey için. Tabi ki bu zorlukların ana nedeni insanlar ve onların zihninde ürettikleri Tanrılarıdır! Bu bizim bildiğimiz Tanrı değil elbette, bahsi geçen Tanrı, bazı insanların kendilerince izole ettiği bir Tanrıdır. Günümüzde de öyle değil midir? Herkesin kendine has bir Tanrısı vardır ve bu Tanrı herkesçe farklıdır. Öyle ki; bir insanın herhangi bir eyleminde bu Tanrı, onu ödüllendirirken aynı eylem için bir başkası adına ceza sebebi. Şunu da belirtmek isterim, ben Tanrıyı yargılamıyorum; yargıladığım husus insanlar ve onların zihnindeki kuruntularıdır. Neyse zaten bu durumu kitap içerisinde çok güzel izah etmiş Maksim; “Bir şey açık seçik ortadaydı: İnsanın gönlünce yaşamasını önleyen iki güç vardı ki, bunlar Tanrı ve insanlardı.”

Kitabın içeriğine dönelim; Aleksey çeşitli zor işlerde çalışmak zorunda kalır. Toplumun en alt tabakasının profilini, bu işlerde edindiği izlenimlerle çok iyi ve keskin bir anlatımla adeta okuyucuya çizer Maksim. Çizmek onun işidir ve bana göre edebiyatın ressamıdır. Size öyle detaylı ve hoş tablolar çizer ki hani derler ya, ‘alır okuyanı götürür farklı diyarlara’ diye işte bu taşımacılığın babasıdır Maksim A.Ş.

Ülkemizde Maksim’in kitapları pek okunmuyor. Okunmamasının birden fazla parametresi var yine bana göre. Bunlardan ilki, eserlerinde hep sistem eleştirisi vardır ki bu sistemin asla istemeyeceği bir durumdur. İkincisi, insanların zaten zor bir hayatı vardır ve iç karartıcı eserleri her insan okumak istemez. Üçüncüsü ise, diğer yazarların aksine anlatımında okuyucuyu tek yumrukla yere seren bir üslubu yoktur. Bunun yerine on beş round okuyucu ile dövüşür ve uzun soluklu bir kavganın sonunda okurunu yere serer. Ufak ufak durmaksızın yumruklarını indirir ve okur-bende de olduğu gibi- kitap bittiğinde güzel bir dayak yemişe döner.

Son olarak Maksim’in en sarsıcı yumruğunu sizinle paylaşmak isterim: “Biliyorum siz iyi uydurulmuş dehşet sahnelerinden hoşlanırsınız ama ben korkunç gerçek olaylar biliyorum, bunlar günlük yaşamın tüyler ürpertici olayları! Nasıl ve hangi dünyada yaşadığınızı anımsamanız için, o olaylara ilişkin öykülerle sizi şoke etme hakkımı kullanıyorum. Bizler, hepimiz pis rezilce bir yaşam sürüyoruz: İşte bu öyküler bunu gösteriyor. Korkunç gerçek, güzel yalancıların cicili bicili sözcükleriyle saklanamaz. Yaşama doğru gitmeliyiz. Yüreklerimizdeki insanca şeyleri yaşamamıza yansıtmalıyız!!!”


İkinci Bölüm:


Bir yandan kitap okuyor bir yandan da sıranın bana gelip gelmediğini kontrol etmek için sıra numaralarının sürekli değiştiği led ekrana bakıyorum. Sıranın gelmesine hayli var ve ben bu nedenle tekrar kitabımı okumaya dönüyorum. Tam kendimi kitaba verdim diyorum ki bu seferde telefonum çalıyor. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara görüyorum. Aklıma, yaptığım iş başvuruları geliyor. “Efendim… tabii olur ne zaman? Demek Cuma saat on iki de. Tamam Tarihi Bozkurt Hanı. Tamam olur gelmezsem bildiririm. Teşekkür ederim, iyi günler.” Diyorum ve telefonu kapatıyorum. Tahmin ettiğim gibi yine bir iş görüşmesi içindi bu arama.

Bugün Cuma erken kalktım, iş görüşmesi için hazırlandım, sırt çantamı da alarak yola koyuldum. Son zamanlarda İstanbul da göçebe bir yaşam sürüyorum. Sırt çantamda birer adet diş fırçası ve macunu, bir adet kulaklık ve bunun yanında da dört yüz küsur sayfalık Gorki’nin kitabı olduğundan mıdır bilmiyorum çantamın ağırlığını hissetmiyorum. Metro’ya giderken diğer insanların peşi sıra yürüyorum. Gözüm sürekli etrafta. Her bir insanı inceliyorum, kimisi kısır iş döngüsüne girmiş uykulu gözlerle sanki programlanmışçasına verilen koordinatlara hareket ediyor, kimisi okuluna gidiyor, kimisi de benim gibi her şeyi anlamlandırmaya çalışıyor. Herkesin yaptığı tek ortak eylem ise şu nokta da yürümek. İnsanlar yürürken ayaklarının bastığı yerlerden toz, toprak havalanıyor peşi sıra gelen gölgelerinin üzerine siniyor. Zannediyorum ki benim gibi gölgeler de bir zorundalık olduğunu fark ediyor, kızıyor ancak el mahkûm sesleri solukları çıkmıyor.

Acelem yok görüşmem on ikide ve ben kitap okuyabilmek adına kalabalığın gitmesini bekliyor ve uygun bir yer arayışına giriyorum. İlk tren gidiyor, ikincisi gidiyor ve ben ancak üçüncüsünde kendime istediğim gibi bir yer bulabiliyorum. Sırt çantamı dizlerimin üzerine, onun üzerine de kitabı konumlandırarak Aleksey’in yarım kalan hikayesine devam ediyorum. Tren yavaştan hareket alıyor. Aleksey, bir gemi de işe girmiş çok küçük meblağlara canı çıkana kadar her gün çalışıyor. Bir diğer yandan burada çalışan insanlardan ve bunların sorunlarından bahsediyor. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bir sıkıntı var diyor ancak ben nedense anlamıyorum, herhalde yaşamam gerek diyorum kendi kendime. Yolcular iniyor, biniyor kalabalık hiç azalmıyor. Tren kavisler çizerek yoluna devam ediyor. Bu esnada trenin camından fırsatını bulan küçük bir güneş ışını kitabımın üzerine düşüyor. Bir sağa, bir sola, bir yukarı, bir aşağı derken düşüncelerim dağılıyor. Evet ben şu anda trende olabilirim ama düşüncelerimle ben aslında gemideyim. Diğer insanların arasında bedenimi bırakarak tekrardan Aleksey’in yanına gemiye geçiyorum...

Nihayet belirtilen tarihi hana geliyorum. Kapıda duran güvenlik, sanki biri tembihlemişçesine yüzüne uymayan maskeyi gizleyemeden ve yaratılışına bir o kadar ters olan yüz ifadesiyle benden kimliğimi vermemi rica ediyor. Kimliği uzatıyor, ziyaretçi kartını alarak bir üst kata çıkıyorum. Danışmadaki bayan beni bekleme odasına alıyor. Odadan çevreye göz gezdiriyorum ve ofiste çalışanlara gözüm takılıyor. Her biri hayat heyecanını sekiz saatliğine bir kenara bırakmış, birer makine edasında bilgisayar başında, çalışma ve işleme prensibi anlamında bir bilgisayardan farksız olarak zaman geçiriyorlar. Arada birkaçı kalkıyor çay, kahve alıyor ve tekrar aynı noktaya konumlanıyorlar. Garip bir duyguya kapılıyorum. Sanki bu bekleme odasında yaşayıp ihtiyarlamışım gibi geliyor bana. Yarın, gelecek hafta, gelecek kış, gelecek yıl burada neler olacağını şimdiden biliyorum.

İşe alım uzmanı yanıma gelirken sahte bir gülüşle hoş geldiğimi söylüyor. Halbuki hiç hoş değilim, hiçbir yere de nedense ne hoş gelebiliyorum ne de hoş gidebiliyorum. Uzman olan bu kadın (patronların kendilerini iyi hissetmeleri için taktığı sıfatlardan birisi olsa gerek bu uzman sözcüğü ki bu sıfatlar işçiler arası sınıf farklılığını yarattığı çok aşikâr.) orta yaşını çoktan geçmiş, kilolu denecek kadar bulunduğu ortamda yer kaplayan, yüksek numaralı gözlüğü ile zar zor etrafı görmeye çalışan her işçi gibi bir varlık. Neyse odasına geçiyoruz ve bana iş için aradıkları nitelikleri sayıyor. Şu olacak, bu olacak derken yaklaşık bir beş dakika geçiyor. Kendimde olanı anlatıyor ve yapabileceğim işlerden bahsediyorum. Sonrasında sormak istediğim bir şey olup olmadığını soruyor. Maaş aralığımı, iş başvurusunda belirtmiştim ama yine de merak ettiğimi ifade ediyorum. Kadın, aslında ilk görüşme de böyle bir politikaları olmadığını ancak yine de bu politikayı bir defalığına çiğneyeceğini önden söyleyerek, maaş aralığının bin beş yüz ile iki bin arasında olduğunu ortalığa tükürüyor. Zaten bu tarz hiyerarşilerden nefret eden birisi olarak gerginliğim ve öfkem hat safhaya ulaşıyor. Ellerimin titremesini kontrol edemezken bir yandan da sağ gözüm seğirmeye başlıyor. Vücudum, zihnimden önce isyan etmeye başlıyor. Maaş aralığımın bilinmesine rağmen hem vaktim çalınmış hem de bu pis düzende oyununun bir parçası olmuştum. Zihnim gidip geliyor. Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki çizgiyi kaybetmeye başlıyorum. Bulunduğum konumdaki her nesne hareket ediyor, yer değiştiriyor ve farklı bir hal almaya başlıyor. Kafamı kaldırıp çevreme göz gezdirme gereksinimi duyuyorum. Masalarının başında oturan çalışanların, bileklerinden masanın demir bacağına yaklaşık olarak onar metrelik zincirlerle bağlı olduğunu görüyorum. O kadar çabuk zayıflamışlar ki kemiklerini sayabiliyorum. Halbuki bu kemikleri sayılabilen kolları tutan masaya bağlı olan zincirler değildi. Zannediyorum ki bu insanların başka yerlerinde, görünmeyen daha başka zincirler vardı. Ofisin en güzel odasından takım elbiseli bir adam çıkıyor. Öyle ki nereden baksam üç yüz kilo ağrılığında olan bu adamın eni ve boyu neredeyse eşit. Sanki bir taraf zayıflarken bir taraf şişmanlıyordu. Bu defa, karşımda oturan kadına kayıyor gözlerim. Onun görünüşü daha ilginç geliyor. Yüzü kararmış gözleri büyümüş vaziyette elindeki kelepçeli zinciri sallayarak bana bakıyor ve bir şeyler söylemeye çalışıyor. Çok ani olarak kendime geliyorum. İyi misin diye soruyor uzman kadın. Ben okumaya başladığımdan beri iyi olamıyorum bunu kesinlikle bilmiyor, bilemez de. Keşke okumasam diyorum! Hep kitap okumaktan ileri geliyor bunlar. Evet evet bundan sonra okumayacağım, bunlara hiç gerek yok diye geçiriyorum aklımdan. İyim teşekkür ederim. Ancak benim maaş aralığım başvuruda belliydi buna rağmen beni buraya kadar yordunuz diyorum. Biz ne olursa olsun yine de adaylarla görüşmek istiyoruz diye karşılık veriyor. Ama biz adaylar istiyor muyuz neden bu kadar umursamazsınız diye gerginliğimi atmak üzere konuşmaya devam ediyorum. Atladığınız bir şey var bayım; bizim bu vereceğimiz maaş tamamen yasal, yani sigortanız bu aralık üzerinden yatacak diyor. Benden kanunsuzluğu bir tatmin nedeni olarak görmemi mi istiyorsunuz diyorum öfkemi atmak bir kenara dursun öfkem, giderek artmaya devam ediyor. Sizin için, çocuklarınız için, etki ettiğiniz tüm insanlar için üzülüyorum. Bu modern köle sisteminde ki hiyerarşide kendinize bir yer bulduğunuzdan, bu olanlar sizi rahatsız etmiyor. Rahatsız etmemek bir kenara insanları, bu sisteme dahil etme adına müthiş bir çaba içerisindesiniz. Bence siz bu sistemi kuranlar kadar kötü bir insansınız diyorum. Son olarak paralel evrende orada o maaşı kabul edip zincirleri kollarına takan bir ben bırakıyor ve ayrılıyorum odadan, ofisten, tarihi handan.

Geldiğim yolun aynısını geri tepiyorum. Metro sakin, kalabalık azalmış kendime rahatça bir yer buluyorum. Elim istemsizce çantama oradan da kitaba gidiyor. Aleksey düşüyor aklımın en derin kuyusuna ve onu anlamaya başladığımı hissediyorum. Biliyorum çok radikal bir karar almıştım ancak daha radikal bir karar alarak tekrar okumaya başlıyorum. Kitap henüz bitmedi ancak bu yazımı oluşturmam için bir neden oldu. İyi ki edebiyat var diyorum ve okuyan herkese teşekkür ediyorum.