Öpücüğü sona erdiğinde, o da benim kadar derin nefesler alıyordu. “Artık rol yapmıyor muyuz, Poppy? Beni istiyorsun. Her şeyi bildiğin halde beni istiyorsun.”
Gözlerimi kapatarak suyun altına girdim. Köpüren, hışırtılı sıvı yüzümde ve saçlarımın arasında dans etti. Ne istiyordum? Onu. Ellerinin üzerimde gezinmesini ve bunu neden yapmamam gerektiğinin tüm sebeplerini yok etmesini istiyordum. Teninin tenime değmesini ve tüm dünyayı unutturmasını istiyordum. Dudaklarının dudaklarıma dokunmasını ve mantıklı itirazları daha oluşmadan uzaklaştırmasını istiyordum. Ağzının benimkinin üzerine kapanmasını ve dudaklarının bir zamanlar söylediği yalanları öpüp silmesini istiyordum. Ellerinin vücudumda dolaşmasını ve suçluluk duygusuyla kendime ihanet ediyormuşum hissini hafifletmesini istiyordum. Ondan başka hiçbir şey hissetmemek için onu içimde hissetmek istiyordum. Kırılacağı kesin olan kalbimde bir yaraya dönüşeceği korkusuna yer kalmaması için onun tarafından tamamen yutulmak istiyordum.
Her zaman çok... Beklenmedikti, eylemleri ve sözleri daimi bir çelişkiydi. Bir an düşünceliydi ve bir an sonra talepkârdı. Bir an şakacıydı ve bir an sonra yaklaşan bir ölüm kadar soğuktu. Akla hayale sığmayacak kadar vahşiydi ve sonra inanılmaz derece de nazikti. Yanında onlarca yıl da geçirsem, tüm yönlerini -taktığı tüm maskeleri- asla tamamen görmeyeceğimi biliyordum.
Ve yatakta yatmıyordum, en azından tamamen değil. Yanağımın altındaki yastık değildi. Düzenli bir şekilde yükselip alçalan göğüstü. Elimin altında battaniyenin yıpranmış kumaşı değil, bir karın vardı. Yatak beni sarmalamıştı. Belimi saran ağır bir kol ve kalçamda -çıplak kalçamda- duran nasırlı bir avuç vardı.
Yüce Tanrılar, Casteel’ i kendi kişisel yastığın olarak kullanıyordum.
Ve onun üzerinde yattığım gerçeğine bakılırsa, onu uykumda arayan bendim.