Biz bugün "canlı"nın nerede yaşadığını, neden ibaret olduğunu, adını sanını bile bilmiyoruz. Bizi tek başımıza bırakın, elimizden kitapları alın o saat şaşkına döner, ne yana gideceğimizi, kimden yana çıkacağımızı, kimi sevip, kimden nefret edeceğimizi bilemeyiz. İnsan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik, genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep. Aslında biz ölü doğmuş yaratıklarız.
Yalnız akla uygun şeyler istemek zorunda kalmayıp, ne kadar manasız olursa olsun istemek hakkına sahip olmak. Bu manasız istek, hele bazı hallerde bizim için bütün dünya nimetlerinin üstünde bir değer kazanabilir baylar. Bazen bize açıkça zararı dokunduğu ve çıkar üzerine en akla yakın düşüncelerimize taban tabana zıt düştüğü durumlarda bile, bütün öbür çıkarlardan daha çok fayda sağlayabilir, çünkü bizim için en önemli, en değerli bir varlığı, şahsiyetimizi, özelliğimizi
korumaktadır
Mesela ben, gayet tabii olarak, yalnız aklımı kullanıp hayatiyetimin ancak yirmide birinden faydalanarak değil, içimde hayatla ilgili bütün unsurları seferber ederek yaşamak istiyorum.
Aklı takdir etmemek mümkün
değil tabii, ama onun kendi çerçevesini hiçbir zaman
aşamadığını, insanın yalnız kafa ihtiyaçlarına cevap verebildiğini de kabul etmek lazım; halbuki arzu, aklı da, başka çe şit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir.