Üşüyoruz ve bir cam şişeyi sıcak suyla doldurup bacaklarımızın arasına almışız ananemle. Ayaklarım, onun ayaklarının arasında. Beni ısıtmaya çalışıyor. Kokusu burnumu dolduruyor. Fakat biraz hüzünlü bir koku bu. O zamandan anlıyorum. İnsan o yaşlarda, atari salonlarında rastlayamadığı kadar güzel şeylerle karşılaşınca aklı çıkıyor korkudan. Ya yok olursa, ya bir şey olursa, nerede bulurum şimdi aynısını. Usul usul ağlıyorum bazı geceler onun yanında yatarken. Yıllarımı alan aynı duayı ediyorum; "Allah'ım, beni duyman için gecenin bu sessizliğinde n'apabilirim bilmiyorum ama n'olur ananemden önce ben öleyim. Ya da yok, ikimiz aynı anda. O da olmaz, annem, babam, kardeşim, dedem, dayım, teyzelerim, Aynur teyze falan hepsi çok üzülür. Allah'ım, bu senin için çok mu masraflı olur emin değilim ama, hepimiz bir trafik kazasında aynı anda ölelim."
Gece saat 10'dan sonra sokaktan geçen insanların hikâyeleri olur. En büyük ipucu nerelerinde saklıdır biliyor musunuz, yürüyüşlerinde. Bunu bunca yıllık memuriyet tecrübeme borçluyum. Boşanmak üzere olanlar birkaç adımda bir daha zayıf bir adım atarlar. Borcu olanların durumu daha gülünçtür: Borç, ödenemeyecek bir meblağsa, adımları sanılanın aksine daha güven dolu ve sakindir. Borcu az olanlar, hep bir yere yetişecek gibi uçuşur daire koridorlarında, sokaklarda. Adi suçlularsa çoğunlukla yürümez, dünyada daha geniş yer kaplamak için savrulur. Kollar, bacakların bir uzantısıdır onlarda.
Ne garip, insan teninde parmak izi kalmıyor. İz bırakmak için bir şeyler salgılamalı. Bir şey çıkartmalı vücuttan mutlaka. Bu sanki bizi biraz acınası yapıyordu; alzheimer insan bedeni! Hepimiz unutkandık, hepimiz unutulmayı beklediğimiz halde unutulmamak için savaşıp duruyorduk.