Burcu Mertyürek

Burcu Mertyürek
@Burculuboncukokuyor
İzmir
391 okur puanı
Şubat 2024 tarihinde katıldı
9/10
·64 syf.··
2026 32. kitabı
Sibel Dülger
9.5/10 · 38 okunma
Reklam
9/10
·64 syf.··
2026 32. kitabı
Bazen bir kitap, sadece sayfaları çevirmenizi istemez; sizi alıp sarsar, kendi içinizdeki "yokuşlara" geri döndürür ya işte ismindeki illüzyon tam da ordan geliyor bana göre. Sibel Dülger’in ilk göz ağrısı, Potkal Kitap’tan çıkan "Yokuştaki Ev", tam olarak böyle bir deneyimdi (inşallah okuyanı bol olsun). Gelelim kitabın konusuna ; Bu kitap, sadece dokuz farklı kadının hikâyesini anlatmıyor; aslında her birimizin hayatında bir köşeye sığdırdığı "gidebilme" veya "kalabilme" cesaretinin izini sürerken bir yandan da " ben olsam napardım " sorusunu sorduyor. ​Işıksız sokaklardan, gönüldeki sızılara... Yazar , kalemini İstanbul'un Kuştepe'sinin küf kokulu, yoksul sokaklarına da daldırıyor, İran'ın hüzünlü tarihine ve iftira ile lekelenen hayatlara da...Bir yanda on yıl süren bir evliliğin yıkımıyla savrulan bir kadın, diğer yanda trafik kazasında ailesini kaybedip "ait olmadığı bir dünyadan" kaçmaya çalışan genç bir öğrenci... Sayfalar ilerledikçe karakterlerin yalnızlığına dokunuyor, onların gerdanlığın ışıltısı ile yoksulluğun soğuğu arasında sıkışıp kalışlarını soluksuz izliyorsunuz. Hikâyeler, sanki bir arkadaşınızla oturmuş kahvenizi içerken ilk kez duyduğunuz o "sır" kadar doğal ve etkileyici. Kitabın tüm o dramatik örgüsünün altında aslında çok güçlü bir ortak payda var: -> Cesaret!Yaşananlar ne kadar ağır olursa olsun, o son sayfadaki "kendi yolunu bulma" isteği, bizleri içine çekiyor. Sibel Dülger yeni bir yazar olmasına rağmen ilk kitabında bize hayatın "sahiciliğini" gösteren kırık bir ayna uzatıyor. O aynaya baktığınızda bazen bir evliliğin hüzünlü sonunu, bazen yasak bir aşkın sessiz çığlığını, bazen de bir kadının küllerinden yeniden doğuşunu görüyorsunuz. ​Yüreğinize dokunacak, okuduktan sonra bile zihninizde dönmeye devam edecek o "Yokuştaki Ev"e uğramanızı
Yokuştaki EvSibel Dülger · Portal Kitap Yayınları · 202638 okunma
9/10
·116 syf.··
2026 31. kitabı
️Dünyaya neden geldik? Bu soru, insanlığın var oluşundan beri kalbimizin kuytu köşelerinde yankılanan, geceleri başımızı yastığa koyduğumuzda bizi kendimizle yüzleştiren en zarif bilmece. Dünyaya gelişimiz rastgele bir savruluş değil; aksine ilahi bir senaryonun, sonsuz bir şefkatin neticesidir. Yıllar önce din kültürü dersinde öğrendiğim Rabb'in şu sözü "Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim ve insanı yarattım !" bizim var oluş amacımızın özü, bizi var edeni tanımak, O’nun kâinata serpiştirdiği güzelliklerde O’nu bulmaktır. Dağların ve göklerin yüklenmekten çekindiği o "özgür irade" ve "sevme yeteneği" emanetini insan olarak biz göğüsledik. Dünya, bu emaneti ne kadar zarif taşıyabileceğimizi gösterdiğimiz bir aynadır.İslamiyet’te dünya bir imtihan meydanı olarak tasvir edilir, ancak bu imtihan, bizi bırakmak için değil, içimizdeki cevheri (sabır, şükür, merhamet) açığa çıkarıp bizi olgunlaştırmak içindir. Biz buraya sadece kurallara uymaya değil; O’na giden yolda "kalb-i selim" (temiz bir kalp) biriktirmeye geldik. Kitap bize bunları hatırlatırken ,İşin insani ve kalbi boyutuna geçtiğimizde ise dünya, ruhumuzun staj yeri olduğunun altını çiziyor. Cennet gibi kusursuz bir bütünden kopup bu eksik, kırılgan dünyaya gelmenin çok naif bir sebebi var: Özlemeyi, değerini anlamayı ve sevmeyi öğrenmek. Ağlamadan gülmenin, acı çekmeden dermanın, ayrılık olmadan vuslatın kıymetini bilemeyiz. Dünyaya geldik çünkü ruhumuzun acıyla yontulmaya, sevinçle parlamaya ihtiyacı vardı.Bizler, birbirimizin hayatına dokunmak, düşeni kaldırmak, bir çocuğun gülüşünde ya da bir kedinin mırıltısında teselli bulmak için buradayız. İyiliği, şefkati ve sevgiyi kendi ellerimizle bu dünyaya doğurmak için buradayız. Hepimiz bu hayat sahnesinde birer misafiriz. Dünyaya geliş amacımız; Yaradan’ın
Yeryüzü ŞahitleriAhi Aratoğlu · Amore Yayınevi · 202619 okunma
10/10
·150 syf.··
2026 30. kitabı
Öyle bir kitapla geldim ki okurken aklımda hep şu soru belirdi ; ️Hepimiz bir başkasının hikâyesindeki rolümüzü ezberlemeye çalışarak yorulmadık mı? Kadınlara doğdukları günden itibaren yüklenen iyi evlat, uslu kız, fedakar anne,Sabırlı eş gibi rollerin birer hapishaneye dönüşebileceğini vurgularken ,bu ezberlenmiş rolleri oynamaktan yorulup durmayı ve "Ben aslında kimim?" sorusunun peşinden gitmeyi göze almaktır. Kadına ayna tutan, aynadaki o yorgun kadının kusurlarını değil, içindeki muazzam potansiyeli ve güzelliği görmesini sağlayan, başucunda her sarsıntıda yeniden açılıp okunacak bir şefkat manifestosudur.Birçok kadın merkezli kitap, kadınların uğradığı haksızlıklara odaklanıp biz okuyucuları bir öfke ya da kurban psikolojisinde bırakabilir. Ama hayır bu öyle değil aksine dışarıdaki dünyayı iyileştirmeye çalışırken içeride unuttuğun o kadının elinden tut ve onunla yeniden tanışmaya sevkediyor. İbn Haldun’un "Coğrafya kaderdir" sözünden yola çıkılarak, bu topraklarda kadın olmanın getirdiği zorlukların ve kederin, bilgeliğe nasıl dönüştürülebileceği ilmek ilmek işlenmiş ve Farabi’nin "erdemli toplum" anlayışından, Nietzsche’nin sarsıcı "kendini aşma" ve "üstinsan" arayışına kadar kadim felsefi öğretiler yer alıyor. Kitap ismi "Canım Kadın" Hitabı ise , kadının topluma, ailesine, eşine veya çocuklarına "feda ettiği" ömrünü geri kazanmasını söylerken, yazarın sürekli "Canım Kadın" diye seslenmesi bir lütuf değil, kadının kendine söylemeyi unuttuğu o şefkatli kelimeyi hatırlatma çabasıdır.En derin mesajı ise ; kendini sevmenin ve kendine acımanın bir bencillik değil, bir varoluş zorunluluğu olduğudur. ​Başkalarının yazdığı senaryolarda figüran ya da kusursuz bir oyuncu olmayı bırak; kendi hayat hikâyenin başrolü ve yazarı ol. Ve bunu yaparken, dünyaya dağıttığın o
Canım KadınAyşegül Uysal · Kitap Arası Yayınları · 20266 okunma