Çocukluktan itibaren gece gündüz yağmurun altında kalmak ve şikayet etmek yakınmak hiçbir şey değiştirmez. Fırtınanın öfkeli ıslığını hiç cevap vermeden, ona sövmeden dinlemek gerekir. Kör edici ışığı teninizi yaksın, kollarınızı kahverengiye, saçlarınıza sarıya çevirsin. O neredeyse köksalın ve bir ağaç gibi davranın. Zamanla gökyüzü sizi tanır. Sizi nerede bulacağını, adımlarınızın ritmini, teninizin dokusunu,sesinizin tınısını bilir ve bunca yıl hiçbir şey istemediğiniz için, esmesine, yanmasına, ulumasına izin verdiğiniz için, bir gün ısrardan uzak bir tavırla, usulca, daha az rüzgâr istiyorum lütfen derseniz, sizi reddetmeyecektir. Böylece rüzgâra ve fırtınaya söz geçirirsiniz. Sabır ve sessizlik, gökyüzüyle aranızda kiremitler ya da arduvazlar olmadan.
Johanna’nın konuşma ve var olma biçimiyle yoğrulmaya bıraktım. Uyum sağlayıp kendime uyarladım , beni sonsuza dek değiştirmesine izin verdim. Benlik ya da sözde “benlik” de bundan başka bir şey değil aslında: Karşılaştığımız insanlardan kalanlar.
Johanna’nın sözlerini ve jestlerini sevdim, bilerek ya da bilmeyerek onların benim bir parçam olmasına izin verdim. Galiba bu yaşadığımız ilişkilerin Özü de bu, tam da bu nedenle, bir anlamda, hiç sonlanmıyorlar.