BüşraM

Abdülcebbâr için irade sahibi olmanın, inanmak ve düşünmek gibi bir durumu yaşamak anlamına geldiğide aşikârdı. “İrade sahibi olmak”, bir şeyin olmasını dileme deneyimine sahip olmak anlamına gelir. Bir şeyi isteme deneyimine sahibim -bunun böyle olduğunu biliyor ve kendimi bunu yaşarken buluyorum- aynı şekilde kendimi düşünme ,endişelenme, merak etme ve benzeri bir durumda biliyor ve buluyorum.
Reklam
Mihne krizi bugün bile merak uyandırmaya devam etmektedir. İnancı aklileştirmek için alınan aşırı önlemler geri mi tepti ve Müslüman dünyayı, modernleşmeye direnen bir dine mi bıraktı? Dinin siyasallaşması (ister yöneticiler ister Mu’tezile tarafından olsun, her iki yönden) özel alanda bir etik kod olarak, daha doğal ve hoşgörülü gelişmek yerine, onun kamusal bir tartışma konusu haline gelmesinin tonunu mu belirledi?
Râbia el-Adeviyye’ye göre islam, kendini Allah’a ve tefekküre adamak için toplumdan tümüyle el ayak çekmek anlamına geliyordu. Onunki ruhun içsel özgürlüğü idi. Hasan-ı Basrî’ye göre ise İslam, öncelikle insan fiilleri, yani özgür irade ve sorumluluğun anlamı ve ölçüsüyle ilgiliydi.
İslam dini, modern koşullarla uzlaşırken bölgesel çeşitliliğe ne kadar esneklik tanınacak? Besbelli ki modern koşullar, Müslümanları daha tekdüze bir uluslararası İslam’a doğru sürükleyecek ama yerel ile evrensel arasındaki dengeye ne olacak?
Avrupalılar tarafından işgal edilen ülkelerde, sömürge yöneticileri geleneksel sistemlerden desteğini çekerek sömürge yönetimi için katip ve teknisyen yetiştirmeyi amaçlayan modern ve genellikle vasat sistemlere yönelmişlerdi. Ülkeden ülkeye farklılıklar gösterse de geleneksel eğitim sistemlerini yıkan veya marjinalleştiren birçok etken bir araya gelmişti.
Reklam