Rabia

Rabia
@Butimarkusuu
Bana şöyle dermiş gibi: Bak, hepsini ben yaptım! Tek başıma! Baban olmadan! Kelimelerinin arkasında da o kocaman, doyumlu gülümseme. Ne kadar cesurum, babanın yarattığı tüm güçlüklere rağmen hepsini aşmayı başardım. Neredeyse kibirle her şeyi kendi başına çözebilmiş olmaktan mutluluk duyuyordu. Tek başıma derken -diye düşünüyorum- aslında onunla bir kez bile kavga etmemiş olmayı kastediyordu, babama en ufak bir sitem bile etmemiş olmayı. Başka çare yokmuş gibi kabullenerek, babamı -babaları- değiştirmek mümkün değilmiş gibi. Erkekler böyledir işte! Onlardan bir şey beklenmez. Bir doğuma yardımcı olmaları beklenmez, bir hamileliğe empatiyle yaklaşmaları beklenmez, kendininkilerden başka bir yaşamla ilgilenmeleri beklenmez. İnatçılarsa, erkekler öyledir. Yoklarsa, erkekler öyledir. Somurtanlarsa, erkekler öyledir. Böyle sevilmeleri gerekir! Onlardan farklı bir şey bekleyemezsin. Kaba ve hoyrat, düzelmez insanlar olmaktan öte bir şey olmalarını isteyemezsin. Adeta onları çocuk-laştıır, eksiklikler atfeder, dolayısıyla da onlardan hiçbir çaba talep etmezsin. Bense her daim o meseleyi ele almanın doğru yolu bu değildi belki diye düşünürdüm.
Sayfa 55·Kitabı okuyor
Bazen evin köşeciklerinde uyurum ben. Tabii girişteki köşeler hariç. Bir kertenkele kuyruğunun içinde uyumak imkânsızdır ama diğer yerlerinde uyurum. Küçülürüm de küçülürüm, tıpkı kan damlacıkları saçan yaralı bir serçecik gibi. Kimse görmesin diye kanatlarımı yüzüme kapatırım.
Bundan yirmi otuz yıl önce, gerçek anlamda siyasetin (ve tesirli düşünce biçimindeki siyaset tasavvurunun) yaşadığı düşüşe "etiğin" yükselişi eşlik etmişti. Etiğin gösterdiği (felsefi ve toplumsal) başarı siyasete düşen görevi ondan iyi gerçekleştireceği vaadiyle bağlantılıydı. Yükselişe geçen etik söylem kendisini böyle sunuyordu: eski siyasetin yerine yeni etik. "Antagonizma", "sınıf mücadelesi", "özgürleşme" ve bizatihi "siyaset" gibi kavramların yerini "hoşgörü" ve "Öteki'nin tanınması" gibi mefhumlar ve politik doğruculuğun kendi kendine dayattığı kurallar aldı."
Sayfa 184·Kitabı okudu
Oradaki manzaranın afallatıcı güzelliğinin farkına varıp hayranlıkla tadını çıkarsın diye arkadaşlarının Hegel'i Alp dağlarına sürüklediği anlatılır. Rivayete göre karşısına çıkan bu yüce manzara karşısında Hegel'in ağzından tek bir laf çıkmıştır: Es ist so (Buymuş demek; neyse o). Bu Lacan'ın çok hoşuna giderdi. Es ist so; bu güzel dağlar hakkında söyleyecek başka bir şey yoktur. Onları gerçekten bilmek imkânsız olduğu için değil, ortada bilinecek herhangi bir şey olmadığı için.
Sayfa 119·Kitabı okudu
"Ben daima doğruyu söylerim. Doğrunun tamamını değil, çünkü tamamını söylemek mümkün değildir. Tamamını söylemek maddi açıdan imkânsızdır: Sözcükler kifayetsiz kalır. Ama tam da bu imkânsızlık yoluyla gerçeğe tutunur hakikat" (Lacan 1990, 3). Ve "hakikatin gerçeğe tutunduğu" bu nokta tam da biçimselleştirmede söz konusu olan noktadır. Biçimselleştirme Gerçeğe dair bir hakikat değildir, (hakikat boyutunu ayakta tutan) sözün Gerçeğe dolandığı noktaya ilişkindir.
Sayfa 103·Kitabı okudu