Hatıralar ansızın zihnimizde belirdiğinde, onlarda bulduğumuz tüm o mutlulukla birlikte yayıldıklarında, onları yeniden görmek dayanılmaz bir acıya dönüşüyor, şimdi sanki onun ölümü, ona dair görüntülerde ve o anlarda hep yazılıymış ve bizi bekliyormuş gibi.
Evet, evde patron olmak isteriz; bir dakikalık gecikme için bile laf edilen ve bizim için bir dinlenme fırsatı olan her şeyin hemen sorguya çekildiği o diğer zamanlarda bizden çalınan şeyin birazını geri kazanmak isteriz. Ona, Luć'e bunu söylemek isterdim. Atölyeyi de gelip görsün isterdim. Hayatımın dümdüz edildiği yeri görmek için bir kez olsun gelsin
isterdim. Orada, boyanacak metal çerçevelerin altında olmanın nasıl bir şey olduğunu anlasın isterdim ve o buna bakarken, yukarıdaki, bizlerin her gün on ila on beş metre mesafeden düşme riskimizin olduğunu görürken, ona şunu söylerdim, derdim ki: Benim işimi sevip sevmediğimi bilme imkânım hiç olmadı, bunu düşünecek zamanım da olmadı ve eklerdim: buradaki hiç kimse bunu bilmiyor, neden ve nasıl buradayız da başka yerde değiliz, bu iş ilgi çekici miydi değil miydi, ne evet ne de hayır diyebilirdi herhangi birimiz.
Gözlerimizi birinin üzerinde
uzun süre tutmak imkânsız; çünkü korkuyoruz, bizdeki o gizlenmek isteyen insani yanımızı keşfedecekler diye, onlara odaklanan bakışlarıma şaşırıp da kafamdaki yolculuğu açığa çıkaracaklar diye, kendimi herkesten korumamı sağlayan garson önlüğünden beni sıyırıverecekler diye. Ah evet, onun gözlerinin beni tüm o koruyucu yalanlardan soyduğunu görüp de titredigim oldu.
Yürürsünüz, çünkü tek başınıza kalmak sizi biraz olsun yalnızlıktan uzaklaştırır; sizi derinliğinize tekrar götürür ve onda eşeledikçe dinlenecek bir alan bulursunuz.
Ellerimi ceplerime soktuğumda ya da bluzumun yakasını kaldırdığımda, dışarıda, sokakta olmanın zevkiyle yorgunluğun kaybolduğu an, gecenin etrafımı bir özgürlük alanı gibi çevirdiği, nihayet yalnızca bana ait olan o alanda, işte orada saldırır bana gürültüler. Bir elektrik kablosunda birikmiş gibidirler... Bir ıslık yavaşça yükselir ve çok geçmeden kafamın içine girer, bir kulağımdan, diğerine demir çubuk gibi, vidalanan ama dönmeyen, hayır, daha çok törpüleyen, kemiren bir şey... nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Bir ıslık... ama ıslık kelimesi kafayı delmez.
Şunu hayal etmek gerekir sanırım: Alçıyı delen bir matkap, onun açtığı delik ve ayaklara dökülen toz ve kırıntılar. Yeri adımlamak, caddeler ve vitrinler boyunca yürümek, bakışlarınla yerleri süpürmek önemsiz şeylerdir. Sadece ayakkabı bağlamak için durursun çünkü diğer her şey can sıkıcıdır; normalde düşünmeyeceğın ama kafanın kim bilir neresinde yayılarak açılan ve nihayetinde onlara erişmenin olanaksızlığına gelip çatıveren tüm o arzular...