“Nefret bazen işe yarar. İnsanı zinde tutar, ayaklarının üzerinde durmasını sağlar, hayata karşı dayanıklı hale getirir.” İyi de sadece nefretle yaşanır mı? Sevgi olmadan nefretin ne anlamı var? Yine aynı döngü, yine aynı açmaz, yine aynı çaresizlik … Evet, yazarın söylediği gibi, merhaba hüzün… Merhaba sonsuz karmaşa… Merhaba sonsuz matem… Sonsuz değil, gözlerimi kapayınca bitecek olan… Evet, merhaba ben ölünceye kadar sürecek olan matem… Velhasıl yeniden hoş geldin aşk…
Tarih, toprağın nasıl sürüldüğü, ekmeğin nasıl pişirildiği, evin nasıl inşa edildiği, annelerin bebeklerinin altını nasıl bağladığı, eğitimin nasıl yapıldığı, bir erkeğin bir kadına aşkını nasıl söylediğiydi. Tarih, insanı insan yapan irili ufaklı olayların toplamıydı. Tarih, korkaklıktı, cesaretti, ihanetti. Tarih, düşünceydi, duyguydu, önseziydi, gururdu. Elbette bütün uluslar tarihlerindeki zaferlerle gurur duyarlardı, elbette yenilgilerden üzüntüye kapılırlardı ama geçmişleri bugünden daha parlak olan topluluklar, tarihlerindeki zaferlere daha fazla bağlılık gösterirlerdi. Sadece bizim için değil, bütün uluslar için geçerliydi bu.
İnsanoğlu öyle acayip bir mahluktur ki, onun öncelik sıralamasında ekmekle din sık sık yer değiştirir. Karnı açsa, onun için en kutsal mekan midesidir. Ancak bedeninin ihtiyaçlarını giderince , yani dünyalığını kurtarınca, öteki dünya aklına gelir. Herkes için söylemiyorum ama genel kaide Burdur. İşte din en çok o zaman anlam kazanır.
Şahane bir aşk, harcanmış bir hayat demektir… Çünkü gerçek aşk, acımasız bir sarmaşık gibidir. Nasıl ki sarmaşıklar sarıldıkları kocaman ağaçlar dahil etraftaki bütün bitkileri boğar, öldürürse aşk da kendisinden başka hiçbir duygunun yaşanmasına izin vermez. Aşkta başarının, mutluluğun ve ahlakın yeri yoktur. Sadece acı ve güzellik… Gitgide tümüyle acıya dönüşecek bir güzellik.