Hiç düşündünüz mü; neden bazı insanları ne kadar uzağa iterseniz itin, yolunuz hep onlara çıkar?
Peki ;neden bazı vedalar aslında en uzun bekleyişlerin başlangıcıdır?
Bu sadece bir aşk romanı değil; bir felsefecinin kaleminden dökülen, 'varlık' ve 'tamamlanma' üzerine yazılmış irade sorgulaması..
Hikaye, lise yıllarının o masum ama sarsıcı aşkıyla, Tarık ve Zeynep ile başlıyor. Onlar birbirinin 'tamamı' iken, hayatın o acımasız rüzgarı esiyor. Ailevi baskılar, söylenemeyen sözler ve gençliğin verdiği o çaresizlikle birbirlerinden kopup bambaşka hayatlara savruluyorlar. Biri geçmişin gölgesinde bir başına kalırken, diğeri kendine yeni ama eksik bir dünya kuruyor. Tam 15 koca yıl geçiyor; farklı şehirler, farklı yüzler, farklı acılar... Ama içlerindeki o 'yarım kalmışlık' hissi hiç eskimiyor.
Peki, ne oluyor da 15 yıl sonra o düğüm yeniden atılıyor?
Doğu Asya mitolojisindeki o meşhur 'Akai Ito' efsanesini bilir misiniz? Hani görünmez kırmızı bir ipin, kaderleri birbirine mühürlü iki insanı parmaklarından bağladığı o inanç... İşte bu roman, o efsaneyi Tarık ve Zeynep’in yarım kalan hikâyesiyle bizi etkiliyor.
Kitapta bu efsane sadece bir masal değil, bir pusula gibi işliyor. Onları birleştiren şey basit bir tesadüf değil; o ipin en gergin olduğu anda, hayatın onları aynı 'an'ın içine hapsetmesi. 15 yılın ardından bir yüzleşme anında, sanki zaman hiç geçmemiş gibi o ipin iki ucu birbirini yeniden buluyor.
Yazarın deyimiyle; 'Kader, bazen bizi en uzağa savurur ki; geri döndüğümüzde birbirimizi daha sıkı tutalım.'