"Ne istiyorsun?" diye sordum boğuk bir sesle...
"Korkunu" ...
"Sessizliğini." ...
"Gerçeği," diye hırladı.
Ne gerçeği?
"Artık senin sahibin benim, küçük hırsız..."
"Bana ne kadar korktuğunu göster," diye hırladım kulağına. Sesimin tınısıyla titredi.
Ver bana onu, diye fısıldamak istiyordum. Bırak da ondan besleneyim.
"Ben de senin akıllı olduğunu düşünüyordum," diye fısıldadım. Kovalamaca yüzünden göğsüm alçalıp yükseliyordu. Yüzümde bir gülümseme belirdi. "Kaçtığında ne olacağını bilmen gerekiyordu. Bu yalnızca seni daha çok kovalamak istememe neden oluyor."
Buradan bakınca gözleri o kadar da koyu değildi. Çarpıcı bir kahverengi rengindeydiler. Karanlık büyüler ve zalim amaçlar için yaratılmış çocukların her zaman en güzel gözlere sahip olmasını neredeyse adaletsiz bulmuştum.
"İnsanların bu kadar derinden âşık olması çılgınca, değil mi?" dedim yüksek sesle.
Kura çekirdeksiz kirazını ısırıp usulca çiğnedi. "Bu aşk değil. Saplantı. İkisi çok farklı şeyler."
"Öyle mi? Aynı olduklarını düşünmüyor musun?"
"Hayır," dedi başına iki yana sallayarak. "Aşk gerçektir. Parmakların üzerinde gezdirebileceğin somut bir şeydir. Sıcak ve güvenlidir. Saplantı ise kafanın içinde bir fanteziyi tekrar tekrar yaşamaktır. Bir kâbusun içinde yaşamak ama asla uyanmak istememektir."