Nazım Hikmet’in Afrikalı Taranta Babu’ya yazdığı şiirde kullandığı “Sen ki cahilsin herhangi bir hukuk-u düvel profesörü kadar” dizesini eklemeyi de unutmamıştı.
Türkiye’de herhangi bir düşünceyi savunabilmek için cümlenin başına “bilimsel olarak” klişesi yerleştirmek gerekiyordu. “Bilimsel olarak” diye açıklanmayan görüşlerin hiçbir değeri yoktu bu toplumda. Ama bunu yapabilmek için kişinin adının önünde Prof Dr. ya da Doçent Dr. gibi sıfatın olması gerekliydi.
Uzakdoğu öğretileri, Zen Budizmi, Tao felsefesi de öyle söylemiyor muydu zaten: “Bırak hayat bir nehir gibi aksın; olumlu düşün ki her şey olumlu olsun; dünyadaki kötülüklerin kaynağı olumsuz düşünmektir.”
Bütün sorun “kendi” kavramıydı zaten. Ne demekti kendi, kendisi, ben?
İnsan kendi adını on kez üst üste söylediğinde bile yabancılaşıyordu da , doğumundan ölümüne kadar taşıdığı “ben” bilincine ya da “kendi” damgasına niye yabancılaşmıyordu?