Nefes alıp vermek kadar kaçınılmaz olan hüznümüzün acısını çekerek dünyanın nefret ettiği şu gerçeği daha da derinden kabullenmeliyiz: bizler her zaman tamamlanmamış, kavranamaz bir bütünün parçaları olarak kalacağız. Sonlanmamış doğamız- bizler hiçbir zaman saf gerçeklikler değiliz; her zaman belirsiz potansiyellerden
İbaretiz- hayatı sürekli bir mücadeleye, ısrarcı bilinmezliğe karşı bir yarışa dönüştürür. Ama boşluğa uzanışımız, aynı zamanda kurtuluşumuzdur.
Tamamen mutlu bir toplum yaratmak, bir korku kültürü oluşturmaktır. Sadece neşe için tüm cesaretimizden vazgeçmemiz gerçekten gerekli midir? İyi bir gece uykusu, memnuniyet içinde geçireceğimiz bir mevsim için kalbimizin derinliklerinden vazgeçmeye mecbur muyuz?  Kültürümüzün mutluluktan adeta sarhoş olmuş baştan çıkarıcı tekliflerini reddedip bir şekilde üzüntümüze tutunmak zorundayız. Ne kadar zor olursa olsun, asık suratlılığımız ve sahip olduğumuz her şeyle, olduğumuz kişi olmanın bir yolunu bulmak zorundayız.
Melankoliyi yaşamak bize kendi içimizde yaşayan şeytanların- kalbimizin karanlık parçalarının, çalkantılarımızın, nefretlerimizin, alaycılığımızın ve huysuzluklarımızın- benliğimizin ayrılmaz ve kesinlikle gerekli parçaları olduklarını gösteriyor.
Tanrı lütfunu ancak günahlar karşısında gösterebilir. Merhamet ancak ihtiyaç duyulduğu anda ortaya çıkar. İnsan aydınlığı ancak karanlığın içinden geçtikten sonra bilir.