Eger başkaları için o zamana dek kendim için olduğumu sandığım kişi değilsem, kimdim ben?
Yaşayıp giderken, burnumun biçimini, küçük mü büyük mü diye hiç düşünmemiştim; ya da gözlerimin rengini; alnımın dar mı geniș mi olduğunu, böyle bir sürü şeyi. Bu benim burnumdu, bunlar gözlerim, bu alnım: şeyler, kendimi işlerime verdiğim, düşüncelere daldığım, duygularıma kaptırdığım için düşünemediğim benim ayrılmaz parçalarımdı.
Ama șimdi düşünüyordum:
Peki, ya ötekiler? Ötekiler benim içimde değil. Dışarıdan bakan başkaları için, benim düşüncelerimin, duygularımın bir burnu var. Benim burnum. Bir çift gözü var, benim gözlerim, benim görmediğim, ama başkalarının gördükleri. Düşüncelerimle burnum arasında ne gibi bir bağ var? Bana göre, hiçbir bağ yok. Peki ya ötekilere göre? İçimdeki düşüncelerimi göremeyen, dişarıdan bakınca burnumu gören başkalarına göre? Başkalarına göre, düşüncelerimle burnum arasında öyle çok bağıntı var ki, eğer düșüncelerim, tutalım çok ciddi, burnumsa biçim olarak çok gülünçse, gülmeye koyulurlar.
Böylece, düșünmeyi sürdürünce, başka bir üzüntüye kapıldım : yaşarken, yaşamımın eylemleri içinde kendi gözümde kendimi temsil edemiyordum; kendimi başkalarının gördükleri gibi göremiyordum; kendimi gövdemin karşısına koyup, onun bir başkasının gövdesi gibi yaşadığını göremiyordum. Bir aynanın karşısına gectiğimde, içimde bir duraklama oluyordu sanki; tüm kendiliğindenlik sona ermiş, her el-kol devinimim bana yapmacık ya da özenti gibi görünüyordu.
Yaşadığımı göremiyordum.