Insan, çogu zaman başına gelen felaketlerin ağırlığından degil, onlara yükledigi anlamlardan yorulur. Aynı olay birini yıkarken, bir başkasın büyütür.
Aradaki fark, yaşananların büyüklügü değil, bakışın derinliğidir. Kendini felaketlerden arındırmak, hayatin acisiz olmasi demek degildir. Asil mesele, acının insanin kimliğini ele geçirmesine izin vermemektir.
Ilk adım, kontrol edemediğin seylerle kavga etmeyi bırakmaktır. Insan, değiştiremeyeceği geçmisi sırtında taşıdıkça ağırlaşır. Oysa geçmiş, ders alınması gereken bir arşivdir; sürekli içinde yaşanacak bir ev degil.
Başına gelenleri inkar etmek degil, onları doğru yere koymak gerekir. "Bu oldu ve geçti" diyebilmek, insanin kendine verdigi en büyük özgürlüktür.
Hayata daha rahat bakmanın yolu, beklentileri sadeleştirmekten geçer. insan çogu zaman başkalarının davranışlarından, sevgisinden ya da adaletinden fazlasını bekledigi için yıpranır. Beklentiler azaldıkça hayal kırıklıkları da azalir. Bu, umutsuzluk degil; gerçekçilik halidir. Gerçekçi insan, kalbini kilitlemez ama aklını da devre dışı birakmaz.
Güzel bir bakis açısı, her şeyin iyi olduğu bir hayat degil; kötü olanla baş edebilen bir zihindir. insan kendini sürekli savunma halinde tuttuğunda, yaşam bir savaş alanına dönüşür. Oysa bazı şeyleri akışına bırakmak, zayıflık değil bilgeliktir. Her şeye tepki vermemeyi ögrenen insan, iç huzurunu korur.
Bu yolculukta en çok ihmal edilen şey, insanın kendiyle kurduğu dildir. insan çogu zaman kendine karşı acımasızdır; başkalarına gösterdiği anlayışı kendinden esirger. Oysa iç ses sertlestikçe hayat da sertlesir.
Kendini felaketlerden arindirmak, önce kendine karsi yumuşamayı gerektirir. Hata yaptığında kabul etmek ama o hatanın içinde yaşamamak, insani hafifleten bir beceridir.
Hayatı daha güzel bir yerden