“Kimsenin kendi hayatını doğru dürüst yaşamadığı, herkesin başkalarına görünmek için çabaladığı; herkesin ama herkesin bir sözünün olduğu, kimsenin “bilmiyorum,” sözcüğünü kullanmadığı, kimsenin bir başkasına “hayır” diyemediği, kimsenin hafızasında anı diye bir parçanın olmadığı; kimsenin bir an bile olsun kendisiyle baş başa kalmadığı, herkesin yalnızlıktan ölesiye korktuğu; herkesin iyi, herkesin kalabalık, herkesin tok, herkesin gezgin, herkesin okuryazar, herkesin dövmeli, herkesin filtreli, herkesin vefalı olduğu; adına dünya denen, aslında koca bir sirki andıran bu sahnede herkes bu kadar mı yalnız ve çaresiz.”
“İnsanlar ölüyordu ve onlardan geriye kalan eşyalar ne yapacaklarını bilemiyordu. Nesnelerin kafası karışıyordu insanlar ölünce. Sahiplerini arıyorlardı meraklı gözlerle. Yokluklarına şaşırıyor, yerlerini yadırgıyor, ha bire tozlanıyor ve tıpkı sahipleri gibi oldukları yerde çürümeye başlıyorlardı.”