Hacı Bektaş, ölçülü, ağır başlı bir adamdı, gösterişten hoşlanmazdı. Günün birinde Mevlâna'nın çağrısı üzerine kalkıp Konya'ya gider, bir süre kalır ve döner.
Ayrılacağı gün Mevlâna kendisine sema üzerine izlenimlerini sorduğunda, Hacı Bektaş ona şöyle der: "Niye böyle yaşıyorsun? Tam olarak aradığın nedir? Eğer aradığını bulmuşsan, muradına erdin demektir. O zaman neden köşene çekilip sessiz sakin bir yaşama dalmıyorsun? Eğer aradığını hâlâ bulamamışsan, onu bu gürültü patırtı içinde mi bulacağını sanıyorsun? Böyle ortaya dökülerek mi?"
Hacı Bektaş'a göre, önemli olan törenler, dans, müzik, dış görünüşle ve esrimeyle ilgili şeyler değil, ruhun saflığı ve duyguların içtenliğiydi. Öğretisi ise, uygulamada hem zor hem kolay bir " tarife" ye dayalıydı: "Her zaman, düşündüğün şeyi söyle. Ve söylediğin şeyi yap. İşte kuşkusuz, insanlar arası ilişkilerin özünü oluşturan tüm engelleri ve gölgeleri yok edecek onca yalan dolanın, onca gizli kapaklı şeylerin ve iki yüzlü davranışların beyaz sayfaya dönüşmesini sağlayacak olan şey... Tanrı'ya yakarmadan önce kalbinizi temizleyiniz.
Yunus, bir canlı dertli dolap olmayı gerçekten istiyor muydu? Buna gereksinim duyuyor muydu? Yitmeyi mi istiyordu, yoksa kendini bulmayı mı? Kendini unutmayı mı istiyordu, yoksa tanımayı mı?
Avlu artık Yunus'a yabancılaşmış, nafile bir dört duvar arasıdır ve boşluk şöyle fısıldar kulağına: gölgeleri böyle süpürüp durmanın, hayaletlere sürekli yer değiştirtmenin ne yararı var? Niye ille de yakalamaya çalışırsın yakalanamazı?