Hasret gibi kaçıyorum üstüne göz dikmiş beklentilerden. Suni bir kalabalıktan bir öksürük gibi fırlıyorum dışarı. Beni haykıran her şeyden kaçıyorum. Unutulmak ve hatırlanmak arasında can çekişme nöbetlerim bitti. Tarihe değil ama güne not düşüyorum.
Güneşin doğusundan hemen önceki o anlamlı sessizliği duydun mu? Ya da rüzgarın sona erdiği andaki sakinliği hissettin mi hiç? Birinin sana sorduğu sorunun yanıtını bulamadigindaki o sessizliği hiç tattin mi? Sabahın sessizliğini ,gecenin sessizligini ayrı ayrı düşündün mü hiç? Rutinden çıkıp dokundum mu hiç maneviyata? Bir kapının kapanıp ,ev içinde tek bekledigin o an düşündün mü hiç sana iyi gelen sessizliği? En güzelini düşündün mü tek yolculuk yaparken? Soğuk bir günde üşümenin sana verdiği dondurucu düşünceyi soluklarinda hissettin mi hiç?
Tek başına kaldığın o an mi?
Yoksa gürültüsüne takildigin o kalabalık mi?
Bilirsen ve dikkatle dinlersen sessizlik çok güzel.
Bildiğin sessizlik değil anlamadığın sessizlik güzel...
Akarsu görünüşte narindir. Elini uzatan suyun arasindan geçer,avucunda tutmak istersen kayar gider. Ama yüzyıllar boyunca bir kayaya temas ettiğinde o kayayı deler, aşındırir ,şekillendirir. Bu yumuşak güçtür. Ateş yakar ama su onu söndürür hem de serinlikle.
Taoist bilgelikte bu durum şöyle ifade edilir: " En yumuşak olan ,en sert olanı yener."
Yaşamı genişleten şey belki insanoğlunun içsel serüvenidir. Çok paylaşılan ,çok anlasilmayan oluyor .Ağızdan çok çıkan cümleler,az anlam taşıyor. Sırası hiç bitmeyen muhabbetler öze inmiyor .