Evet, bugün o genç, vakur duruşuyla, Allah’ın kendisine bahşettiği ne varsa işte o nimetlerin varlığıyla tatmin olmanın, kendisi için yazılan rızka kanaat etmenin ne
demek olduğunu anlattı aslında. Her gün daha iyi yaşamak için milyarlar harcayan insanların, milyarlar harcayarak sahip olamayacağı o kanaatkârlığa erişen genç, yeryüzünün asıl sakiniydi.
Otobüsten inip yürüdüm. Cadde üzerinde kâğıt toplayan bir gence rastladım… “Evet, buldum, emaneti sahibine ulaştıracağım.” diyerek ona doğru yürümeye başladım. Kendisine doğru geldiğimi fark etmiş olacak ki bakışlarını bana çevirdi. O an ne diyeceğimi bilemedim, konuşmaya cesaret edemedim, tebessüm ederek oradan uzaklaştım. O bakışlardan neden bu kadar utandığımı anlayamadım. Sanki iki yüce dağın gölgesi düşmüştü üzerime. O mağrurdu peki ben neden çaresiz kaldım?
Gençlerin; bir çocuğun başını okşadığında, yaprağa
dönüp baktığında, Fatiha’yla yüzünü ovuşturduğunda, bacaklarını ezanla toparladığında değil de, sunduğu rakamlarla heyecanlanan yetişkinlerin ortasında kalpleri ağrıyor olabilir mi? Onlar, bu ağrıyı duymamak için kulaklıklarını iyice bastırarak kendi dünyalarının sesini açıyor olabilirler mi?