Paul Bowles’un Yağsın Yağmur romanı, okuru bir hikayenin içine davet etmekten ziyade, onu Tanca’nın sisi ve belirsizliği içinde kaybolmaya zorlar.
Kitabın orijinal adı olan "Let It Come Down", Shakespeare’in Macbeth oyununda bir suikast anında geçer. Bu isim, kitabın ruhuna sızan o kaçınılmaz felaketi müjdeliyor. Okumaya başladığımızda sorduğumuz "Neden bu isim?" sorusunun cevabı sayfalar ilerledikçe netleşiyor: Yağmur burada bir arınma değil, ahlaki bir çöküşün ve kaderin üzerimize inişinin simgesi. Dyar için yağmurun yağması, artık kontrolü bırakmak ve o karanlık sona teslim olmaktır.
Romanın geçtiği 1940’ların sonundaki Tanca, sıradan bir şehir değil, bir "Uluslararası Bölge"dir. Hiçbir devlete tam ait olmayan, verginin ve kuralların uğramadığı bu liman; casuslar, kaçakçılar ve Nelson Dyar gibi heyecan arayan, kafesinden çıkmak isteyen yabancılar için bir cennet...
New York’taki monoton hayatından ve banka memurluğundan sıkılan Nelson Dyar, bir "yeniden doğuş" umuduyla Tanca’ya gelir. Ancak Tanca ona beklediği huzuru değil, daha büyük bir boşluk ve tehlikeli bir para transferi işi sunar.
Eğer bu kitabı klasik bir macera veya polisiye olarak elinize alırsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Yağsın Yağmur, bir çırpıda okunup bitirilecek doğrusal bir metin değil; katmanlı, ağır ve her cümlesiyle huzursuzluk veren bir varoluşçu sancıdır.
Kitapta diyaloglar bile net değildir; karakterler birbirlerine hep bir perdenin arkasından konuşur gibidir. Kimsenin geçmişi tam verilmez, motivasyonlar hep bulanıktır.
Bowles bize karakterleri değil, o karakterlerin içindeki "sinikliği" ve "eksikliği" anlatır. Ortam o kadar sislidir ki, okur olarak neyin gerçek neyin halüsinasyon olduğunu ayırmakta zorlanırsınız.
Karakterlerin o