Dilek Koç

"Bir insan dini kabul eder, dindar olur veya olmaz; Allah'a inanır veya inanmaz. Ama kültür bağlamında o toplumun hayatını asırlarca biçimlendiren büyük bir kültürel mirasın bir çırpıda yok sayılması, kültürel devamlılık açısından çok korkunç. Allah'a inansanız da inanmasanız da bu toplumda yaşıyorsanız, bu toplumun tanrıyı Allah ismiyle andığını bilirsiniz. Sera bitkisi yetiştirme misyonu, Allah'ın ismini Gott şeklinde öğretmekle başlıyor bence. Siz gayrimüslim veya başka bir milletten değilsiniz ki... Bir kuşak evvel samimi bir dinî hayat yaşayan kimselerin torunları, Allah isminden habersiz yetişiyor. Burada Batılılaşmanın çok yanlış anlaşıldığı apaçık... Eğer bir yaratıcı olduğu fikrini reddediyorsanız bundan hiç bahsetmeyeceksiniz, bahsedilecekse Allah ismini telaffuz edeceksiniz... Gerekiyorsa Gott kelimesinin de yabancı dildeki karşılığı olarak öğretilmesi pekâlâ mümkün. Burada dilin de yozlaştırılması var. Türkçeden evvel öğretilen başka diller, Türkçe konuşan bir toplumla düşünce bağlarını da köreltecektir. Çünkü bütün bunlar bir bilinç düzeyinde olmuyor. Ben gidip Almanca öğreneyim demiyorsunuz. Bunlar size belli bir yaşam tarzının gerekliliği olarak dayatılıyor. Türkçeden evvel Almanca öğreniyorsunuz. Adı üstünde anadil... Ben anadilden önce "dadıdil" öğrendim. Kaç kişi böyle bir hayat yaşamış olabilir ki?"
Sayfa 49 - Ketebe Yayınları·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
"Batı hayranlığı yanı başındaki hakikati fark edemeyecek kadar bu insanları körleştirmiştir. Bence ibretlik bir şey ve burada mühim olan, benim annem, babam ve benim hayatım değil; biz gelip geçici, küçük şeyleriz. Ama bu küçük ünitede, benim hayatımda yaşanan bu vahşet, toplumun bütün katmanlarında şiddet farklılıklarıyla yaşanıyor. Ve makro planda da yaşanıyor. Felaket burada..."
Sayfa 49 - Ketebe Yayınları·Kitabı okudu
Sağlam bir kültürel alt yapınız olsaydı…
"Zannederim yaşadıklarımın hiçbirini yaşamazdım, yasasam da altından kalkardım... Altmış sekiz yaşındayım; tasavvuf edebiyatının büyük ürünlerine göz gezdirirken esef ediyorum... Yetişme çağımıza bu büyük ihtişamın bir katresi bile ulaşmadı..."
Sayfa 98 - Ketebe Yayınları·Kitabı okudu
"Tesettür konusu gündeme geliyor: "Namaz kılıyorum, büyük bir inancın içindeyim, neden başımı örtmüyorum? Başımı örtersem ne olur? Kıyamet mi kopar? Eski çevrem ne düşünür benim hakkımda?" gibi sorular soruyorum kendi kendime... Gerçi eski çevremden hiç kimse yok etrafımda, yine de bu büyük bir olay olur herhâlde; kendimi bir türlü başörtülü biri olarak göremiyorum ama Özkul beni cesaretlendiriyor ve: "Ayşe Hanım, Allah isterse, eski çevrenizin kalbini değiştirir. Hiçbir şeye çatmadan başınızı örtersiniz." diyor... Bir gün aile dostumuz bir yaşlı hanımla telefonda konuşuyorum, o sırada Körfez Savaşı var. O hanım, alafranga yetişmiş biri, bana telefonda körfez bombardımanını kastederek diyor ki: "Çok güzel pastalar yaptım, oturdum televizyonun başına, bombardıman çok 'reussi' (başarılı) oldu!" Fransızca bir kelime kullanıyor: reussi. Dehşete düşüyorum... Bu, benim içine doğduğum nasıl bir çevre? Orada insanlar ateş altındalar, bunlar pasta yiyerek bombardıman seyrediyorlar ve nezih oluşundan bahsediyorlar. Bunu düşüne düşüne, altüst olmuş bir vaziyette, derhal bir örtü bulup başıma takıyorum ve aynada kendime bakmaya başlıyorum. "Ben..." diyorum, "bu bombayı kafasına yiyenlerle aynı saftayım. Ben sizden değilim!"
Sayfa 163 - Ketebe Yayınları·Kitabı okudu
"Kendisi (Ayşe Şasa'nın mürşidi) yemekten sonra beni bir kenara oturttu ve uzun bir şifa duası okudu. Sonra, "Bak, sana bir şey söyleyeceğim; hayatında bir an bile huzur-ı ilahiden ayrılma!" dedi... "Çünkü huzur-ı ilahiden ayrıldığın an şeytan çöpünü atar; vehim başlar!" nasihatiyle sözünü tamamladı..."
Sayfa 173 - Ketebe Yayınları·Kitabı okudu