Cenaze evlerini bilirsiniz; genelde çoğunun özelliği kalabalık olmasıdır. O kargaşanın içinde hep aynı şeye üzülürüm: kocaman kalabalık evine onun için gelmiştir ama sadece ölen kişi yoktur orada. O kocaman kalabalığın arasında insanın, bu dünyada ve bu insanların arasında ölü veya diriyken aslında ne kadar da kimsesiz, ne kadar da manevi yoksul olduğunu her seferinde görür ve uzun uzun izlerim.
Bunu nereden mi anladım? Hemen anlatayım. Çay servis edilen insanların, çayın açık veya kapalı olduğunu iddia ederek değiştirilmesini istediği anlardan… Şeker uzatılmayanların durmadan o curcunanın içerisinde şeker aramasından… Sadece cenaze sonrası dağıtılacak olan yemekler için geldiğini biraz izlediğimizde rahatça anlayabileceğimiz insanlardan… Ya da sadece sosyalleşmek ve dedikodu yapabilmek için gelen insanlardan…
İnsana çok dokunuyor olmalı, son yolculuğuna bu insanların uğurlaması. Oysa ki ölen kişiye karşı bir sorumluluğu olmalı insanın: yas tutmalı. Fakat artık kimse tutmuyor kimsenin yasını. Benimki de laf yahu; insanlar yaşarken saygı duymuyorlar birbirlerine, ölenin kim tutsun yasını? Biz evcilleştirilmiş insanlar gibi gözüksek de bence insanoğlu, hiç evcilleştiremeyen ve evcilleştirilemeyecek bir hayvan türü.
- Anka