Günümüz sanayi toplumundaki insanın edilginliği, onun en belirleyici özelliklerinden ve hastalığını dile getiren öğelerden biridir. Bu insan almaktadır, yemektedir, doyurulmak istemektedir, ama hareket etmez, kendiliğinden bir iş başlatmaz, yani yediklerini hazmetmez. Kendisine kalıt kalan şeyleri, üretici bir şekilde yeniden kazanmaz, onu yığar ya da tüketir. Ruhçöküntüsüne uğramış kişilerde daha ağır şekline rastladığımız durumdan pek farklı olmayan bir ağır dizgesel sakatlık vardır bu insanlarda.
Eğer umut, inanç ve direnme gücü yaşamla birlikte varolan öğelerse, nasıl oluyor da böylesine çok sayıda insan umut, inanç ve direnme güçlerini yitiriyor, köleliklerine ve bağımlılıklarına sarılıyorlar?