Ateşini buza, öfkesini sessizliğe ve nefretini kayıtsızlığa tercih ederdim.
Onsuz gitmek zorunda kalmayacağım anlamına gelseydi, onun en kötü yanlarını kabul ederdim.
Umut ettiğin kâbus bu muydu?
Hayır, daha kötüsüydü. Ve öyleydi. Sanki tüm direncimi bir kâğıdın üzerinde bir kömür topuyla derinden karalamış gibiydim ve o eline silgiyi almış, ondan nefret ettiğim zamanın solmuş kalıntılarından başka bir şey kalmayana kadar her şeyi silmişti.
Gitseydim çok mu kötü olurdu?
Kim fark ederdi ki? Kimse umursamazdı. Ben yandığı kadar hızlı sönecek küçük bir parıltıydım.
Peki ben ne için savaşıyordum? Bir başkası için hayatta kalmak için savaşmıyorsam, burada olmak bile istemezken kendim için hayatta kalmanın ne anlamı vardı?
Sabahın ışınları sanki cezalandırmak istiyor gibi Enzo’nun perdeleri arasında beni dikizliyordu. Belki de böyle hissetmemin nedeni, ruh hâlim güneş ışığının ve gökkuşaklarının tam tersini yansıttığı içindir.