...Bu yüzden cehennemin katlarını anlamak, yalnızca "kim nereye düşmüş" sorusunu cevaplamak değildir; insanın içindeki eksikliğin, karşılanmamış ihtiyacın, yönünü kaybetmiş arzunun ve çarpık savunma mekanizmalarının nasıl kader gibi giyildiğini anlamaktır.
İlk halka Limbo'dur. Çoğu insan cehennemi düşünürken alevler, çığlıklar, karanlık taş duvarlar hayal eder; Dante ilk darbeyi orada vurmaz. Daha sinsi davranır. Limbo'da ceza gürültülü değildir, eksiktir. İnsan burada ne yanar ne kurtulur; askıda kalır. Bir eşiğin üzerinde sonsuza kadar beklemek gibi. Ne tam içeridesindir ne tam dışarıda. Ne mahvolmuşsundur ne de gerçekten yaşamışsındır. İşte Limbo'yu bu kadar trajik yapan şey de budur: insana yoğun bir acı bile verilmez; sanki tamamlanma hakkı geri çekilmiştir. Başlayamayanlar, sürekli erteleyenler, potansiyelini geleceğe havale edenler, "şartlar biraz düzelsin de" diye diye ömrünü bekleme salonunda geçirenler bu halkayı bugünden çok iyi tanır. Modern hayat Limbo üretiminde olağanüstü başarılıdır. Sabah kalkar, bir yerlere yetişir, döner, yer, uyur, tekrar ederiz; ama hayatın kendisi çoğu zaman bize hiç uğramaz. Maslow açısından burada fizyolojik ihtiyaçlar belirleyicidir. Düzenli uyuyamayan, gerçekten dinlenemeyen, karnı doyduğu hâlde bedeni hâlâ alarmda olan, evi olduğu hâlde yuvası olmayan insanın kendini gerçekleştirmesi değil, önce hayata temas etmesi gerekir. Modern çağın en rezil numaralarından biri de budur: sinir sistemi çökmüş, bedeni alarm halinde, güvencesiz, uykusuz, dağılmış insanlara "potansiyelini açığa çıkar" diye bağırmak. Limbo tam da bu rezil çağdaş komedidir. Hayatta kalmayı yaşam sanmak.
İkinci halka şehvettir; ama bunu yalnızca cinsellik başlığına sıkıştırmak Dante'ye yapılan ucuzluk olur. Buradaki mesele yönünü kaybetmiş arzudur. İstek