Böyle bir hayat bana göre değil. Önceden çizilmiş, kısıtlı, boktan hayatlar. Ben, hayattan başka şeyler bekliyorum.
Bunun üzerine, "Ne bekliyorsun?" diye sormuştu İrfan.
"Bilmiyorum." demişti Hidayet. "Zaten işin güzel tarafı da bu değil mi! Hayatın karşıma ne çıkaracağını bilmiyorum."
"Herkes sürükleniyor" diye yazdı. "Doğulu ve İslami geçmişinin ahlaki değerler sisteminden kopmuş, Batılılaşma politikaları uyguladığı halde Batı değerleriyle bütünleşememiş köksüz bir toplumda referans noktalarının kayboluşu... Toplumu bir arada yaşatan, yazılı olmayan kurallar dizisi burada yok. Nihilist bir dönemden geçiyoruz; sadece ben ve çevrem değil, herkes böyle. Kimse hayatından memnun değil. Herkes derin bir huzursuzluk içinde kıvranıyor; daha iyi bir hayata ulaşmak istiyor ama o yeni hayatın ne olduğunun da farkında değil. Tarifi yok; dolayısıyla toplumun mitolojisi ve ideali de yok. Bu yüzden bir nehrin suları bizi önüne katmış götürüyor. İnsanlar akıntıdan kurtulmak için kıyıdan sarkan dallara tutunmaya çalışıyorlar. Kimi din dalına tutunuyor, kimi milliyetçilik, kimi Kürtçülük, kimi ise nihilizme gömülüyor."
İlerleyen yıllarda aramızdaki mesafenin giderek açıldığını ve sonrasında da geriye dönüş olmadığını ve çok acı olsa da her şey için çok geç olduğunu hissettik. Böylece aniden anlıyorum ki biyoloji ve genler gerçekte bir bağlantı bahşetmiyor ve sonunda geriye kalan şey sadece direksiyonu kavrayan bu eller vasıtasıyla inşa ediliyor; nüfus kâğıdındaki isimle değil.