•” Buna karşın, dış dünya ve kendimizle olan çatışmalarımızın kaynağı olarak, karşıt iradenin asli biçimi içinde iradenin kendisinin bilincine vardıkça kendi etik bilincimizin bireysel istemimize “evet” ya da “hayır” demek zorunda olduğu sorumluluğu hissederiz.”
•”Sonra bu duruma, düşünülen gerçekliği yani hakikati kuşkuya düşüren şüphe karışır; hakikat ise ne bilinçli olarak bastırılabilir be duygusal olarak yadsınabilir. Bu yüzden şüphe aslında hakikati sarsmayı amaçlar; hakikat ve kesinlik karşısında entelektüel mücadeledir. Buna karşın bu mücadele, irade ve duygu alanından bilinç alanına taşınmış ve esas irade mücadelesinin kendisi gibi aynı kaçınılmazlık ve inatçılık ile yönetilen kadim savaştan başka bir şey değildir. Dolayısıyla, yegane entelektüel tezahürü şüphe olan karşıt iradeyi ikna edebilecek hiçbir argümanın olmaması gibi, şüpheye karşı da hiçbir argüman işe yaramaz çünkü hakikat onun kaçındığı şeydir.”
•”Miyoloji de din de nihayetinde bilinçli iradenin (doğal varlığa nispetle insan iradesinin) bizim psikolojik bakımdan suçluluk duygusu olarak tanımladığımız kötünün başlıca kaynağı olduğunu söyleyerek soruya yanıt verir. Doğuya özgü dini sistemlerde bu, kötü olarak tanımlanırken, Yahudilik’te günah, Hıristiyanlıkta ise suçluluk olarak ifade edilir. Bu dönüşüm, az önce özetlenen ve birincil dışavurumunu bir inkar, bir yadsıma olarak kabul ettiğimiz bilinçli istemenin gelişimiyle ilişkilidir.”